Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (7)

Sonuç

Görüldüğü üzere Çerkeslerde feodalite ve kölelik önemsenmeyecek bir konu değil. Her ne kadar “evet eskiden atalarımızın köleleri varmış. Ama sürgünden sonra birlikte yaşamışlar” gibi söylemlerle geçiştirilmeye çalışılsa bile geçiştirilemeyecek kadar önemli bir konu. Feodalizm eski tarihlerden beri Çerkeslerle iç içedir. Günümüzde olmasa bile yakın zamanlara kadar feodal yapının evliliklerde etkili olduğunu bilmekteyiz. Şuan bile “ben pşı torunuyum” gibi konuşmalara denk gelmekteyiz. Her ne kadar bu konuşmalar şaka olarak geçiştirilse bile feodal yapının ne kadar içimize yerleştiğinin bir göstergesidir. Kabardeyler gerektiği zaman feodal çıkarları gereği Çarlık Rusya’sı ile olumlu ilişkiler geliştirmişlerdir. Bu iyi ilişkileri özellikle Çarlık Rusya’sının Kafkasyayı işgalinin son zamanlarında gelişmiştir. Bu iyi ilişkiler Kafkasya’da işgale karşın gerçekleştirilen mücadeleye Kabardey’lerin tam anlamıyla katılmamasına neden oldu. Aslında feodal yapı en fazla zararı Çerkeslerin birleşmesine vermiştir. Şayet feodal yapı olmasaydı sürgün gerçekleşmez miydi? Bu soruya kesin cevap veremeyiz. Ama Çerkesler 1917 yılında gerçekleşen Bolşevik Devrimine kadar mücadeleyi sürdürebilseydi sürgün gerçekleşmezdi. 2018 yılında 1864 yılı ile ilgili analiz yapmak gerçekçi olmayacaktır. Tarihi süreç’in nasıl gelişeceği ile ilgili kesin çıkarım yapamayız. Ama kesin olan bir şey feodal yapı’nın Çerkesler’in birleşimine engel olduğudur. Guşips internet sitesinin Hakan Erdem ile yaptığı röportajda Hakan Erdem’in “ölmesinden daha iyi deyip çocuklarını satıyor birçok Çerkes. Hatta köle pazarına gelip kendisini satan insanlar oluyor. Genç kızlar, erkekler “Beni sat” diye tüccarlara yalvarıyor” söylemi üzerine biri “sayın Guşıps, geçmişimizde olduğu söylenen bu olayları sürekli canlı tutmak ve sanki bundan başka konu yokmuş gibi önümüze koymak, neden? Amacınız kendimizden nefret ettirmek mi, Çerkesler kızlarını satıyordu, oğullarını satıyordu dedirtmek size ne kazandıracak? Bize ne kazandıracak! Ben bir türlü anlamıyorum” yorumda bulunmuş. Kölelik ile ilgili temel argüman budur. Kölelik mevzusunu açmaya ne gerek var? Daha önemli konularımız var? Çerkeslerin sorunları bitmez. Yıllar geçtikçe asimilasyona yaklaştıkça sürekli artacaktır. Ruslan Guashev, anadil kısıtlaması, KAFFED-DÇB ilişkisi vb. Tarihimizi bilmek zorundayız. Tarihimizi bilerek, geleceğimiz kurgulayabiliriz. Bazıları Ethem Bey dolayısıyla Türkiyede’ki resmi tarihten yakınırken, kölelik mevzusunu konuşmayarak yakındıkları olayı gerçekleştirmektedirler. Yusuf Altınok’un Ajans Kafkas sitesi için Fikri Tuna ile yaptığı röportajda, Fikri Tuna konuyla ilgili şöyle demektedir;

“Bizim tarihimizin tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demeyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatler üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan aile şöyle, filan aile böyle muhabeti gider.”

TARİHİMİZLE YÜZLEŞMELİYİZ. Asimilasyona karşı direnmek için en önemli şey dil öğrenmektir. Ama dili Anavatanda yaşatabiliriz. Anavatana geri dönüşü sağlamak için de dönüşçülük, birleşik Kafkasyacılık vb. politikaları konușmalıyız – geliştirmeliyiz. Bu politikaları geliştirebilmek için de tarihimizi öğrenmemiz, tarihte yaşanan olayları irdelememiz gerek. Ama tarihi öğrenmek gururumuzu okşayan yanları alıp, rahatsız eden tarafları kara kutuya hapsetmek değildir. Bu zamana kadar gururumuzu okşayan yanları aldığımız ve rahatsız eden tarafları kara kutuya hapsettiğimiz için kölelik mevzusu karanlıkta kaldı. Kelimizle yaşamayı öğrenmemiz lazım. Kelimizi kapatmak için sürekli peruk taktık ama ayağımız taşa takılınca peruğun düşebileceğini düşünmüyoruz. Düşünmeliyiz. Tarihimizin karanlık kısımlarını ışığa boğmadan geleceğimizi kurgulayamayız.

Kaynakça

Reklamlar

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (6)

Yazıya kaldığımız yerden devam edelim.

Osmanlı hükümeti Çerkes köleliğini kendi iç meselesi olarak görmekteydi. O yüzden İngiltere’nin konuyla ilgili istekleri göz ardı etmiştir. İngilizlerin 1854 fermanına dayanarak yaptığı başvurular, fermanın geçerliliğinin savaş zamanına ait olduğu iddia edilerek reddedilmiştir.[84] İngiltere Osmanlı hükümeti’nin Çerkes köleliği hakkında ilgisizliğinden dolayı konuyu Osmanlı hükümeti’nin inisiyatifine bırakmıştır. Çerkes Teavün Cemiyeti haremde cariye olarak bulunan Çerkes kızlarının çıkarılması için çok uğraşmıştır. Dernek Çerkes olan Deli Fuat Paşa’dan yardım istemiştir. Deli Fuat Paşa Abdülhamit ile dargın olduğu için İngiliz elçiliği müsteşarı Fiç Moris’i araya sokmuş ve Çerkes kızları serbest bırakılmıştır. Ancak, Deli Fuat Paşa kaygılarını dernek idarecilerine şöyle belirtmiştir: “Oradaki kızlar babalarının evinden ziyade emniyettedirler. Abdülhamid’in bu cephesi sağlamdır. Bizden bir teklif gelirse emin olun derhal bunları çıkarır. Sonra bu kızlar ziyan olmasın Ortalarda kalırlar diye korkarım.”[85] 2. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Çerkesler Çerkes köleliğinin kaldırılması için yeni yöntemlere başvurmuşlardır. Derneğin 28 Ocak 1910 tarihinde Sadaret, Meclis-i Mebusan ve Meclis-î Âyan’a gönderdiği dilekçeler ile Çerkes köleliğine dikkat çekilmek istenmiştir. Dilekçelerde şunlara dikkat çekilmiştir:

“Meşrutiyetin ilanıyla birlikte din, mezhep, cins ve ırk ayırt etmeksizin bütün milletin eşitliği sağlanılmak istenmiştir. Zenciler dahi kölelikten ve köle ticaretinden kesinlikle men edildiği ve hayvanlar dahi şiddetten korundukları halde Çerkez milleti köle olarak kişisel hukuktan mahrum kalmaktadır. Bu durum ne İslamiyete, ne de Meşrutiyetin ruhuna uyar. Bütün milletlerde ortaya çıkmış ancak ortadan kaldırılmış olan esirliğin Çerkezlerin arasında devam etmesi büyük utançtır. Kanun-ı esasi ile her bir Osmanlıya verilen hukuktan Çerkez halkı henüz kesinlikle faydalanamamaktadır. Esaret her ne şekil ve surette olursa olsun herhangi bir kısım halk üzerinde uygulanması, Meşrutiyet kanunlarına, Kanun-ı esasinin hükümlerine, hükümetin ve milletvekillerinin düşüncelerine tamamen terstir. Köleliğin kaldırılmasıyla ilgili olarak şunlar yapılmalıdır:

  • Köleliğin kanunen kaldırılmış olduğunun ilanı.
  • Rusya tarafından yarım asır evvel Kafkasya’da tatbik olunduğu gibi okullar açılması.
  • Kölelerin %90’ı en küçük bir gelirden mahrumdur. Okulların açılmasının maliyetini devletin üstlenmesi ve tayin edilecek miktarda bir paranın hükümet tarafından kölelere verilmesi. Bu paranın 1326 (1910-11) bütçesinde gösterilmesi.
  • Kölelerin iskân ve iaşesi için her kazada kaymakamların ve İstanbul’da bizzat valinin başkanlığında birer himaye komisyonu kurulması. Kurulan bu komisyonlara Çerkezlerden de aza tayin edilmesi.
  • Her bir köle ailesi sahiplerinin tesirlerinin haricinde olmak üzere birer ev inşası, birer tarla, birer çift sığır hayvanı ile gerekli alet ve edevatın temin edilmesi. Bu harcamaların da 1326 bütçesine dâhil edilmesi.
  • Bu kölelerin yeni muhacir gibi kabul edilmesi ve muhacirle hakkındaki muafiyetten faydalandırılması.”[86]

Görüldüğü üzere dilekçelerde sadece köleliğin kaldırılması istenmeyip, kölelikten azat edilenlerin yaşayacağı sorunlara karşı çözüm önerileri sunulmuştur. Mülkiye Mektebi Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Tevfik Talat ve Gotuk Halid adlı iki Çerkes tarafından 21 Mart 1910 tarihinde Sada-yı Milliye gazetesinin 111 numaralı nüshasında yayımlanan “İnsan Ticareti” başlıklı makale önem teşkil etmektedir. Bu makalede verile bilgiler daha sonra Dahiliye Nezareti’ne gönderilen dilekçelerde kullanılmıştır.

Onların görüşlerine değer verilmesine bakarak, bu öğrencilerin Çerkez yardımlaşma derneğinin etkin birer üyesi olduğu kanaatine varabiliriz. Zaten Meşrutiyet döneminin en bariz özelliklerinden biri de, dönemin öğrencilerinin günlük siyasete müdahale etmeleri ve hemen hemen hepsinin bir sivil toplum kuruluşunda yer almasıdır.[87] Makalede şu konulara dikkat çekilmiştir:

“Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Kanun-ı esasi yeniden uygulamaya konulmuştur. Kanunun 10.maddesi, şahsi hukuk her türlü saldırıdan korunmuştur der. Kanunnamede bu hükümden yararlanacak kişiler ayırt edilmemiştir. Böylece her Osmanlının eşitliği kabul edilmiştir. Hâlbuki fiiliyatta, hatta hükümetin başkentinde kölelik ve cariyelik hala mevcuttur. Köleliğin kaldırılması uluslararası anlaşmalarla kabul edilmesine ve devletin köleliği ve köle ticaretini yasaklamasına rağmen tamamen ortadan kaldırılmamış, devam etmiştir. Bugün Sivas, Canik, Bursa, Konya, Suriye ve özellikle İstanbul’da birçok köle ve cariye vardır. Arabistan’daki köle âdeti ise tahminlerin üzerindedir. Kanaatimizce hükümet sadece köle ticaretini yasaklamamalı, köleliği ve cariyeliği de yasaklamalıdır. Ancak böylelikle bu insanlar da diğer hemcinsleri gibi hürriyet ve hayatın tadını alacaklardır. Bunu istemek vatandaşların hakkıdır. Eğer isteğimiz kabul edilirse peygamberin de ruhu şad olacaktır. Bu hallin devamı Osmanlı tarihi için yüz karası olacaktır. Köleliğin üç çeşidi vardır:

  • Savaş yoluyla alınan esirler.
  • Farklı dinden oldukları için satılanlar. Özellikle eski Yunan’da görülmüştür. Günümüzde örneği kalmamıştır.
  • Fakirlik yüzünden halkın kendilerinden olan çocuklarını satmaları geleneğiyle ortaya çıkmış kölelik. Çerkez ve Gürcülerden olan köleler genellikle bu üçüncü gruba dahildir.

Hükümet bu ticaretin önlenmesi için isteksizce de olsa bir tatkibat yürütmektedir. Ne var ki, bu ticaretin devam ettiği şüphe götürmez bir gerçektir. Çünkü paşa konaklarından, debdebeli saraylardan şahsi hukuklarını savunmak için kaçan masum kızlar, takip ediliyor, mahkemeye başvurdukları veya güvenlik güçlerine sığındıkları zaman dikkate alınmayarak konaklara ve saraylara geri gönderiliyorlar. Neden? Nasıl adalet! Emniyet müdürlüğü her yerden evvel İstanbul’da esir ticaretiyle uğraşanları yakalayabilir. Anadolu’daki fakir Türk aileleri de bir tür insan ticareti başlatmışlardır. Bugün Anadolu’da bazı fakir aileler çocuklarını belirli bir süre hizmet etmek için sattıkları ve bu ticaretin bir hayli kârlı olduğu muhakkaktır. Fakat bu satılık kızlar sözde cariye olarak değil, hizmetçi olarak satılıp alınmaktadırlar. Her ne olura olsun bir babanın, bir annenin çocuğunu hayvan gibi satması hürriyet adına en şiddetli bir saldırıdır. Bundan başka Bitlis’te bilhassa Mutki’de bazı Ermeni aileler çocuklarını silah ve hayvan karşılığında takas etmektedirler. İnsaniyet adına bu hale ağlamamak, teessüf etmemek elden gelmiyor. Bilmiyoruz hangi asırdayız.”[88]

Makale, görüldüğü gibi, dönemin Osmanlı Devleti’nin esir ticaretinin panoramasını çizmektedir.[89] Türk ve Ermeni ailelerden bahsedilerek kölelik olayının sadece Çerkesleri ilgilendirmediği her Osmanlıyı ilgilendirdiği anlatılmaya çalışılmıştır. Kanun-ı esasi ve İslam vurgusu dikkat çekmektedir. Yine aynı iki Çerkes tarafından“20. Asr-ı Medeniyette Esaret” başlıklı makale 16 Nisan 1910 yılında Yeni Gazetesi’nin 589 numaralı nüshasında yayımlanmıştır. Çerkezlerin hükümetle yaptıkları temaslardan sonra halkın desteğini alabilmek ve kamuoyu yaratmak için bu makaleyi yayımladıklarını iddia edebiliriz.[90] Makalede şu konulara dikkat çekilmiştir:

“Esaret medeniyete be kanunlara uymayan bir durumdur. Herkesin eşit olarak kanunlardan faydalanma hakkı bulunduğu halde bazı hemcinslerimizin bazılarının köle olarak her türlü hukuktan mahrum bırakılmaları mukaddes Kanun-ı esasimize karşı şiddetli bir saldırı ve bütün Osmanlılar için yüz karası olmayacak mıdır? Ey vatanı, milleti baskıdan kurtaran Osmanlılar, göreviniz henüz bitmemiştir. Bugün vatanımızda para ile insan alınıp satılıyor. İnsan ticareti hala devam ediyor. Hürriyet, eşitlik, adalet gibi o mukaddes sözlerin hükmü nerede? Bu durum çaresiz devam edecek mi? Ey milletin kaderini eline almış mebuslar, sizlere hitap ediyoruz; esaretin kötülüğü ortadadır. Buna rağmen kendi hayvani emelleri için hukuku, insanlığı ayaklar altına alanlar memleketimizdeler. Bu insanlarla kanun gücüyle mücadele etmedikçe bu durum devam edecektir. Sizler bütün insanların haklarını korumakla görevlisiniz. Medeni âlemin sizden istediği ilk görev de buydu. Ey muhterem insanlar, kardeşlerimiz esaret altında ezilmektedir, cümlenizin şefkatine ihtiyaçları vardır. Kanun-ı esasi herkesin hakkını garanti altına almıyor mu? O halde, köle olan bu insanlar Osmanlı değil midir? Hayır, onlar da Osmanlıdır. Onlar da bu vatanın evladı, ancak kardeşleri tarafından esir edilmiş zavallı vatan evlatlarıdır; yazık, yazık!… Şeriatın esareti en gibi şartlar altında kabul ettiği malumdur. Şimdiki Çerkez köleler şeriatın izin verdiği türden köleler midir? Şeriat hiçbir zaman kişi haklarını gasp etmemiş, zulüm ve baskıyı onaylamamıştır. Şeriata göre ancak, İslam’ı kabul etmeyenler ve savaş sırasında ele geçirilenler köle olarak kabul edilmiştir. Şimdiki köleler, Çerkezlerin durumu buna uygun değildir. Bunlar çeşitli kabilelerin Rusya ve diğer memleketlere akınları sırasında ele geçirilen insanlardır. İşte, asırlarca evvel ele geçirilen bu insanlar şimdi köle namıyla anılıyorlar. Şeriat bu tür vahşilikleri şiddetle yasaklar, kabul etmez. İstibdat döneminde Çerkezler sanki köle olmak için yaratılmış gibi muamele görmüşlerdir. O zamanlar birçok menfaatperestler hasis menfaatleri uğruna diğer milletlerden de pek çok insanı Çerkez adı altında satmış ve almıştır. Yani insaniyet sürekli yara almıştır. Köle ve cariye yoktur. Kendi şahsi menfaatlerimiz uğruna insanlarımızı mahvetmeyelim. Medeniyet asrında gerçekten medeni bir hükümet olmak istiyorsak köleliğe izin vermeyelim. Bir mazlumu kurtarmak için bin zalimi manen ve maddeten ezmek elbette makuldür. İstanbul’da çeşitli semtlerde satılmış ve satılmakta olan hizmetçilerin çoğunluğu vaktinde esir dahi alınmış kimseler olmayıp babaları, anneleri tarafından satılmış olmaları dikkat çekicidir. Bilinmesi gerekir ki, birçok konaklarda, saraylarda bulunan hizmetçiler bu hale göre gerçek cariye değildirler. Bu yüzden bunlarla birlikte olmak şeriaten caiz değildir. Nikâh ile alınmaları gerekir. Yoksa, doğacak çocuk gayri meşru olur. Gönül arzu eder ki, hükümet hemen esareti kaldırsın, birçok cefakârın hakkını teslim etsin, hatta insanlığa aykırı bu duruma son verdiğini tüm halka duyursun. Aksi halde tarih nazarında şaibeden kurtulamaz.”[91]

Bir başka dilekçe 6 Nisan 1326 (19 Nisan 1910) günü Dâhiliye Nezareti’ne, köleliğin tamamen kaldırılması için gerekli kanunlar çıkana kadar geçecek zamanı beklemeden köleliğin derhal yasaklanmasını sağlamak için verilmiştir. Çerkezler daha önce Sadaret’e verdikleri dilekçenin Dâhiliye Nezareti’ne gönderildiğini öğrenmişler ve Dâhiliye Nezareti’ne de bir dilekçe vererek davalarına sahip çıktıklarını belirtmek istemişlerdir.[92]

Bu dilekçede köle ticaretinin devam ettiğinin kanıtı olarak yukarıda içeriğini verdiğim Sada-yı Millet gazetesinde yayımlanan “İnsan Ticareti” başlıklı makaleyi de kullanmışlardır. Makalede şu konulara dikkat çekilmiştir:

“Köle, özellikle cariye ticareti Osmanlı Devleti’nin her tarafında yapılmaktaysa da, özellikle İstanbul bu konuda başı çekmektedir. Yaptığımız araştırma sonucunda Bursa ve çevre bölgelerde Türk, hatta Arnavut kızları dahi bu işi meslek edinmiş adamlar tarafından çalınıp Çerkez kızı diye saraylara, konaklara satılmaktadırlar. Padişahın sarayında yetişip çeşitli sebepler yüzünden (evlilik gibi) saray dışına çıkan cariyelerden Türk, hatta Arnavut olanlara rastlaması bu araştırmamızı doğrular. Hükümet tarafından bu durumun devamına izin verilmesi imkânsızdır. Bu ticaretin devamı aynı zamanda uluslar arası anlaşmalara da aykırıdır. Bu yüzden gerekli kanunlar çıkana kadar bu ticaretin şiddetle yasaklandığının açıklanması yerinde olacaktır. Tedbir olarak, İstanbul’da ne kadar Çerkezin köle ve cariye olarak bulunduğunun tespiti, bunların adlarının resmi olarak kayıt ettirilmesi gerekmektedir. Yine bunların hüviyetlerinin ve satıcılarından alınmış senet olup olmadığının soruşturulması lazımdır. Tespit edilenler sürekli teftiş altında bulundurulmalıdır. Bu kimseleri alan veya satanlara şiddetle ceza verilmelidir.”[93]

Dilekçede Çerkesler dışında Arnavut ve Türk köleliklerinden bahsedip kölelik olayı kamuoyuna mal edilmeye çalışılmışlardır. Sada-yı Miiliye gazetesinde yayımlanan “İnsan Ticareti” başlıklı makalede de Ermeni ve Türk köleliklerinden bahsedilerek aynı amaç güdülmüştür. Ayrıca Çerkezler son derece mantıklı ve uygulanabilir bir programı da Dâhiliye Nezareti’ne teklif etmişlerdir.[94]

“Muhterem Mebuslar” başlığıyla yapılan çağrıda, Meclis’in ikinci devresinin bitimine iki hafta kaldığı hatırlatılarak, yapılacak işlerin çokluğundan bahsedilmiştir. Ancak, yapılacak işlerin en mühiminin insani bir meseleyi halletmek olduğu belirtilerek konuya girilmiştir:[95]

“Osmanlıların bir kısmı köle ve cariye adları altında esir halde yaşamaktadırlar. Bir milletin esareti ne kadar kötü ise bir ferdin de esareti o kadar kötüdür. Bir zavallının saadeti binlerce sefahatperestin zevk ve tantanasından elbette daha mühimdir. Kölelik, cariyelik zamanımızda esaretin en kötü derecesidir. Felaketin daha büyüğü bu esaretin Osmanlı memleketi dâhilinde yapılması ve revaçta olan bir ticaret olmasıdır. Muhtereme vekiller, insanlık bu tutumunuz karşısında hayretler ediyor. Sizler ki hürriyetin timsalisiniz. Elbette hürriyete sadece kendinizi layık göremezsiniz. Bir cemiyette bir kişinin esir olması zamanla o milletin esir olmasına yol açar. Hazreti Ali’nin ‘Ben Allah’ın kuluyum diyeni ebed-i ittihazda hayâ ederim, sözünden ibret alarak bu utanma daha ziyade sizlere ait olmalıdır. Köle ve cariyelerin çektikleri eziyetlerin manevi mesulü sizlersiniz. Zira onu kaldırmaya ancak sizin gücünüz yeter. Osmanlıların bir kısmı ve Çerkezler üzerinde var olan esareti gören Çerkes Teavün Cemiyeti’nin hayvanlara bile yapılmayan bu muamelenin medeniyetin gereği olarak kaldırılacağına olan güveni tamdır.”[96]

Çerkeslerin yaptığı çalışmalar meyvesini vermiş Çerkes köleliğinin Zenci köleliği gibi kaldırılmasına ait karar 25 Mayıs 1911 yılında Takvim-i Vekâyi gazetesinde yayımlanmıştır.

Ancak gerek Takvim-i Vekâyi’de ve gerekse aynı emrin Düstûr nüshasındaki tarihlere bakacak olursak, hükümet konuyla ilgili kararı daha önce almış, ancak resmiyete geçirmemiştir. Zira 12 Şevval 1327-14 Teşrinievvel 1325 (27 Ekim 1909) tarihli Sadrazam Hüseyin Hilmi adıyla yayımlanan tezkerede ve Meclis-i Mahsûs ve Vükelâ mazbatasında Çerkez köle ticaretinin yasaklandığını görmekteyiz. Gerekli irade ise üç gün sonra 15 Şevval 1327-17 Teşrinievvel 1325’te (30 Ekim 1909) çıkmıştır. Konuyla ilgili karara göre, “İslamiyet’te insan hürriyeti esas olduğundan bu tarihten sonra hür insanlara köle türü muamele edilmesi yasaklanmıştır. Kölelik Kanun-ı esasiye göre de yasaktır. Ancak, halen köle veya cariye olanlar hakkında en kısa zamanda daha sonra bir karar verilecektir. Çerkezler tarafından halen uygulanan bu muameleye katiyyen izin verilmeyecektir. Çerkez köle ticaretine de zenci köle ticareti gibi son verilmiştir.” Çerkezlerin bu çalışmalardan haberdar olmadıklarını iddia edemeyiz. Fakat buna rağmen yapılan çalışmaları değerlendirecek olursak, ya Çerkezler bu iradenin bir an evvel yürürlüğe girmesi için hükümete baskı yapmayı hedeflemekteydiler veya alınan bu kararlardan hoşnut olmamışlardır.[97]

Çerkes köleliğini yasaklayan kanun çıkmasına rağmen mevcut köle ve cariyeler hakkında ve dilekçe ve makalelerde bahsedilen cariye ve kölelerin sosyal ve iktisadi hayatını iyileştirecek herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Kanun’un 1911 yılında yayınlandığını düşünürsek Çerkes Teavün Cemiyeti’nin çabalarının olumlu sonuçlar doğurduğunu görmekteyiz.

… imparatorluğun çöktüğü 20. Yüzyılda bildiğimiz manada bir kölelik olduğunu söylemek zordur. … Çerkezler hiçbir zaman klasik köle gibi kabul edilmemiş, daha ziyade ev işlerinde hizmetçi olarak kullanılmıştır. Hele durumun, cemiyet üyesi ateşli Çerkezlerin yazdığı gibi, içler acısı bir durumda olduğunu düşünmüyoruz. Ancak, esaretin hangi şekilde olursa olsun tasvip edilmesi mümkün değildir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında yazılanlara hak vermek gerekir. Hele yazarların “bir cemiyette bir kişinin esir olması zamanla o milletin esir olmasına yol açar” sözüne yürekten katılıyoruz.[98]

Yukarıda içeriğini aktardığım “İnsan Ticareti” ve “20. Asr-ı Medeniyette Esaret” başlıklı makaleler içerisindeki bilgiler dilekçelerde de kullanıldığı için önem arz etmektedir. O yüzden üzerlerinde durulmuştur. Bunların yanında Çerkes Teavün Cemiyeti tarafından 1911 yılında çıkarılmaya başlanılan Guaze[99] gazetesinde Çerkes köleliği hakkında “Kölelik Aleyhinde” başlıklı Çerkes Teavün Cemiyetinin köleliğin kaldırılması için yaptığı çalışmalar hakkında yazı dizisi, A. Lahaşouk’un dergiye Pınarbaşı’ndan gönderdiği mektup ve Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti Başkanı Hayriye Melek Hunç’un Çerkes köleliği hakkında makalesi yayımlanmıştır. Yazıyı ayrıca uzatmamak için makaleler yazıda verilmeyecektir. Guşıps[100] adlı internet sitesinin 2014 yılında oluşturduğu Çerkesler ve Kölelik adlı dosyasından bahsi geçen yazılara ulaşabilirsiniz. Tekrardan bunların yanında Osmanlı döneminden Çerkes Aydını Mehmet Fetgeri Şoenü’nin 1914 yılında basılan “Osmanlı Sosyal Yaşamında Çerkes Kadınları” başlıklı makalesindeki “Çerkescilik ve Kız Satmacılık”[101] başlıklı bölüm önemlidir. Makaledeki “Çerkescilik ve Kız Satmacılık” adlı bölüme Guşıps’in Çerkesler ve Kölelik adlı dosyasından ulaşabilirsiniz.

Son Notlar:

[84] Gölen Zafer,a.g.e, s.54

[85] Hasan Amca, Yeni Tarih Dünyası “Çerkez Kızları Saraydan Niçin Çıkarılmıştı?”, İstanbul, 1955, c.1, S.1, s.25

[86] Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s. 10-15

[87] Gölen Zafer, a.g.e, s.55

[88] Sada-yı Millet, 9 Rebiyüevvel 1328-8 Mart 1326, 1.Sene, no: 111, s.3-4; Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s. 17-22

[89] Gölen Zafer, a.g.e , s.56

[90] a.g.e

[91] Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s. 25-28

[92] Gölen Zafer, a.g.e , s.57

[93] Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s. 14-16

[94] Gölen Zafer, a.g.e , s.57

[95] a.g.e

[96] Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s. 4-6

[97] Gölen Zafer, a.g.e , s.58

[98] a.g.e

[99] Fahri Huvaj’ın Guaze dergisi hakkında “Çerkeslerin İlk Gazetecilik Deneyimi: Ğhuaze” başlıklı incelemesi için bkz. https://kebikecdergi.files.wordpress.com/2012/07/06_huvaj.pdf

[100] Bahsi geçen makaleler için bkz. http://www.gusips.net/analysis/mkl/7836-guazede-kolelik.html

[101] Bahsi geçen bölüm için bkz. http://www.gusips.net/analysis/mkl/7834-osmanli-sosyal-yasaminda-cerkes-kadinlari.html

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (5)

Burada İngiltere ile ilgili bir parantez açmakta fayda vardır. İngiltere sömürgelerindeki kölelik düzenin yıkılmasından sonra diğer ülkelerdeki kölelik düzenini de bitirmek istiyordu. Aslında kölelik düzeninden çok köle ticaretinin bitirmekten yanaydı. Bu bağlamda, İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin politikası İngiliz deniz kuvvetlerine köle ticaretinin önlenmesi için arama ve el koyma hakkı veren ikili bir anlaşma sağlamaktı.[72] Osmanlı hükümeti köleliğe karşı önlemlerin çoğunu İngiltere’nin diplomatik girişimlerinin bir sonucu olarak almıştı. Önlemlere bakacak olursak; 1847’de Basra Körfezi bölgesinde köle ticaretinin önlenmesi, 1854’te Gürcistan ve Çerkezistan kıyı şeridinden yapılan beyaz köle ticaretinin yasaklanması ve caydırılması, 1855’te Girit ve Yanya’ya yapılan siyah köle ticaretinin yasaklanması, 1857’de siyah köle ticaretinin genel olarak yasaklanması, 1880’de İngiliz-Osmanlı köle ticareti anlaşmasının imzalanması ve 1889’da siyah köle ticaretine karşı kanun çıkarılması. Osmanlı hükümeti sadece 1846’da İstanbul Esir Pazarı’nın kapatılması ve 1909’da beyaz köle ticaretinin kaldırılması önlemlerini kendi girişimleri sonucu almıştır. Bunun dışında Osmanlı İmparatorluğu uluslar arası bir konferans olan 1889-1890 yılları atasında düzenlenen Köleliğe Karşı Brüksel Konferansı’nın katılımcıları arasında yer aldı.

İngilizlerin 1840 yılındaki bu ilk girişimi üzerine yazan Toledano, bunun, “Babıâli’nin köle ticaretini önlemeye ve ortadan kaldırmaya zorlanmasında ciddi bir çaba” olduğunu ileri sürer ve İngilizlerin resmi düzeydeki girişimlerinin erken bir zirve noktası olarak değerlendirir; ancak İngilizler daha sonra geri adım atmıştır. Büyükelçi Ponsonby’nın Osmanlı topraklarında köleliğin kaldırılması olasılığına ilişkin değerlendirmesi yüzünden cesareti kırılan İngiliz yönetiminin de, sonraki altı yıl boyunca harekete geçmekten kaçındığını varsayar. 1846 yılında harekete geçtiğinde ise, köle ticaretinin bastırılması gibi ulaşılması çok daha kolay bir amaç gütmektedir. Dolayısıyla Toledano, Palmerston’un 1846 ortalarında dışişleri bakanı olarak göreve dönmesinden sonra, Aberdeen’in de savunduğu Osmanlı içişlerine karışmama ilkesinin geçerliliğini yitirdiği savında bulunur:[73]

“… fakat bu kez önemli bir fark vardı: Osmanlı’da köleliğin ilgası gibi fazla ihtiraslı bir hedeften vazgeçilmişti; bunun yerine çabalar, imparatorluğa yönelik ve imparatorluk içinde yapılan köle ticaretinin bastırılması üzerinde yoğunlaştırılacaktı.”[74]

Aslında 1840’taki girişim İngiltere hükümetinin kendi isteği doğrultusunda başlatılmamıştı. 1839 yılında Britanya ve Uluslar arası Kölelik Karşıtları Derneği çatısı altında örgütlenen kölelik karşıtları İngiliz sömürgelerindeki kölelik düzenini kaldırdıktan sonra dünyanın her yerinde kölelik düzenini kaldırmayı istemekteydiler.

Kölelik ve köle ticareti aynı düzenin bileşenleri olduğu için, ikisi birden ortadan kaldırılmalıydı. Dernek, köle ticaretini sona erdirmenin en iyi yolunun köle talebini ortadan kaldırmak olduğu görüşündeydi.[75]

Tabii ki bu, köle ithal eden ülkelerde kölelik kurumunun kaldırılması anlamına gelmekteydi. Köleliği kaldırma yandaşları, kölelik kurumunun hukuken tanındığı ülkeleri ele alırken bu ilkeden güç aldılar. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki köleliğe ilk kez bu bağlamda 12-23 Haziran 1840 tarihinde Londra’da düzenlenen Köleliğe Karşı Genel Toplantı sırasında değinilmişti. Kısa bir süre önce Osmanlı topraklarında bulunmuş ve Mart 1839’da Mısır konusunda Palmerston’a kapsamlı bir rapor sunmuş olan Exeter delegesi Dr. John Bowring’den, “Müslüman devletlerde kölelikle ilgili” bir konuşma yapması istenmişti. Bowring Konuşmasında, “Doğu’da” kurumun kendine özgü bir niteliği olduğunu vurgulamaya yeterince özen göstermişti:[76]

Bir köle Doğu’nun hiçbir yerinde hor görülemediği gibi, kölelik en yüksek toplumsal konuma erişmesinde bir engel değildir. Şu anda Konstantinopolis Divanı’ndakilerin [Osmanlı hükümeti] dörtte üçünün, gençliklerinde kaçırılmış olan ve geçmişlerini hiç bilmeyen kişilerden oluştuğuna inanıyorum…[77]

Bowring sözlerini, “Orada bile kölelik uygarlığın,eğitimde ilerlemenin, yurttaş özgürlüğü ilkesinin hayata geçirilmesi ve geliştirilmesinin önündeki en büyük engeldir” diye sürdürüyordu.[78] Doğulu hükümdarların “köleliğin alaşağı edilmesinin kendi çıkarlarına” ve “ zenginliklerinin, zencilerin özgürlüğüyle yakından ilişkili olduğuna” ikna edilmeleri gerekiyordu.[79]

Böylelikle, köleliğin evrensel düzeyde sona erdirilmesi hedefine ulaşmakta bir adım daha atılmış olacaktı. Köle işgücünden yararlanılarak üretilmiş ürünleri boykot etmeyi bir ilke haline getirmeyi öneren Dr. Bowring, Mısır’ın “son derece kaliteli pamuk ürettiğini” hatırlatarak, bu malın “pazarlarımızın talebini karşılayabileceğini” işaret etmekteydi; “köle avcılığından azade bir barış ve güvenlik ortamı sağlandığı takdirde… Doğu Afrika’nın pek çok mala olan talebi karşılayacağı” görüşündeydi.[80]

Dolayısıyla İngiltere’nin Doğu’da köleliğe müdahale etmek için somut nedenleri olduğunu ima ediyordu. Osmanlı sultanının kendi toprakları üstündeki hükümranlığının lafta kaldığını da iddia etmişti, çünkü sultan Mısırlı vasalı Mehmed Ali ile sorunları yüzünden “Hıristiyan güçlere” bağımlıydı. Demek ki, sultandan köleliği kaldırmasını istemenin tam zamanıydı.[81]

Toplantıda, “Sultanın, kendi idaresine tabi olan ülkelerde köleliğin tamamen önlenmesi sonucunu getirebilecek beyanlarda bulunmasının sağlanmasında lord cenaplarının yardımını rica eden” bir muhtırayı Palmerston’a sunma önerisi kabul edildi.[82]

Üstelik sultan, bir tür Müslüman papa gibi düşünüldüğünden , İslamiyet’in önderi olarak girişimlerinin, Müslüman hükümdarların idaresi altındaki başka topraklarda da köleliğin kaldırılmasının yolunu açacağı umuluyordu.[83]

Köleliğin kaldırılmasında İngiltere’nin konumu ve etkisi önemli bir konudur. O yüzden İngiltere’nin köleliğin kaldırılmasındaki etkisi ayrıntılı olarak başka bir yazının konusudur. Sadece “İngiltere niye köleliğin kaldırılması için çalışmıştır?” sorusu akıllarda soru işareti oluşturmasın diye kısaca bilgi verilmiş/parantez açılmıştır. Konuyla ilgilenenler Y. Hakan Erdem’in “Osmanlıda Köleliğin Sonu (1800-1909)” kitabına ve Ehud R. Toledano’nun Osmanlı Köle Ticareti (1840-1890) kitaplarına bakabilirler.

Son Notlar:

[72] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.90

[73] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.92

[74] Ehud R. Toledano, a.g.e, s.80

[75] … Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.93

[76] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss. 93

[77]…  Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ssç93-94

[78] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.94

[79] … Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.94

[80] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.94

[81] a.g.e

[82] … Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.94

[83] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.94

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (4)

Şimdi de ilk kölelik türüne yani cariye, odalık köleliliğine bakalım. Bu kölelik türü Kafkasya’da hâkim bir kölelik türü değildi. Sürgünden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya çıkmıştır. Bu kölelik türü ile ilgili bilgiler bizi rahatsız edebilir. Ama bunlar kafadan uydurulmuş şeyler değildir. Tarihsel karşılıkları vardır.

1864 yılında gerçekleşen sürgünden sonra Osmanlı’ya gelen Çerkes mal ve eşyalarını yanlarında getirmemişti. Zaten Rus Çarlığının Çerkes halkını yok edici soykırımcı politikaları yüzünden Çerkesler’in mal ve eşyaları yakılıp, yıkılmıştı. Çerkesler Osmanlı’ya geldiğinde yanlarında yeterli miktarda nakit para da yoktu. Osmanlı hükümeti yardımları nüfus beklediğinden fazla olduğu için yetersiz kalmıştı. O yüzden bir sürü trajedi yaşanmaktaydı.  İngiltere’nin Trabzon Konsolosu Palgrave raporunda “Trabzon limanında günde 200-300 Çerkes ölüyor her gün” yazmaktaydı. Bu trajedilere köle pazarlarında da denk gelmek mümkündü. Birçok Çerkes kendi çocuklarını getirip köle pazarında satılığa çıkarıyordu.[59] Çerkeslerin kendi çocuklarını satmasının en temel sebebi kötü yaşam koşullarıydı. İngiliz büyükelçi Sir H. Elliot Çerkes ailelerin çocuklarını “yaşam koşullarını iyileştirmek gibi samimi bir niyetle” sattıklarını söylemekteydi.

“Korkunç ve doğal olmayan bir şey olsa da, aileler [satışın] çocuklarına kendilerininkinden daha iyi bir toplumsal konum getireceğine inanmakta haklıdırlar; onlar, genellikle Türk kızlarına verilen en iyi eğitimi alıyorlar ve değil en büyük paşalar, bizzat sultan için de eş olarak seçilmeye uygun görülebiliyorlar.”[60]

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Köle Ticareti Dairesi Şefi W. H. Wylde’nin gözlemi durumu ortaya koymaktadır;

“Beyaz köle, birçok durumda gönüllü bir kurbandır. Bir Türk paşasının ya da beyinin haremine girmek Çerkes ve Gürcü kızların en büyük arzusudur. Türkler bu kızları edinmek için büyük bir istek duydukları gibi bu kızlar da gitmeye heveslidir. Aileler ise bunun bir onur olduğunu düşünerek çocuklarını verirler. Bunda sağlam parasal çıkarları vardır. Öyle ki, hiçbir mekanizmanın harekete geçirilmesi bu ticaretin sürmesine engel olamaz…”[61]

Kendini köleleştirme düşüncesine genelde Çerkesler arasında rastlanmaktaydı. Çerkesler arasında bu düşüncenin gelişmesinin nedeni; kıtlık ve diğer trajik olaylar nedeniyle oluşan olağandışı olaylar idi. 1840 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu vilayetlerinde yaşanan kıtlık sonucunda bazı Ermeniler İran’a göç etti. Orada iş ve yiyecek bulamayınca kendilerini ve ailelerini köle olarak sattıkları görülmektedir.  Anlaşılacağı üzere kendini köleleştirme olayı Çerkesler dışında Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer azınlıkları arasında da görülmektedir.  Ama bu düşünce Çerkesler arasında daha yaygındı ve sürekli uygulanmaktaydı. Bu düşünce 1864 yılındaki sürgünün kötü bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Çerkesler arasında kalıtsal köle kastının varlığı, önderlerin/köle sahiplerinin denetimlerini yitirmeleri, ailelerin kendileri ve çocukları için daha iyi bir yaşam istemeleri, bizzat kölelerin buna istekli oluşu ve elbette Osmanlıların köle talebi, çocuk satmayı Çerkes aileler açısından iyice kolaylaştırmaktaydı.[62]

Çerkez kızlar daha ziyade harem için alındıklarından ve İstanbul’un zengin kesimine hitap ettiklerinden kimi zaman astronomik fiyatlara da alıcı bulabilmekteydi.[63]

Guşıps’ın Dr. Hakan Erdem ile yaptığı röportajda konuyla ilgili şöyle demektedir;

“Son dönemde genelde savaş ganimeti olarak köle gelmiyor. Savaşlar köle kaynağı olmaktan çıktığı gibi eskiden köle olarak hediye gönderen birçok bölge de bağımsızlığını yitirmiş durumda ve köle hediye edemiyor saraya.

Bunlara rağmen, ticaret ve özel olarak yetiştirip saraya satma süreci devam ediyor. Çerkezistan ticaretin en çok yapıldığı yer ama Çerkesler de 1864’de Anadolu’ya gelmişler. Ciddi bir köle sıkıntısı çekiliyor özellikle sarayda. Mesela Abdülhamid döneminde Baş Kâtip Süreyya Paşa’ya deniyor ki; “Saraya Türkçe bilmeyen kızlar bul”. O da yazıyor Uzunyayla’ya, Batı Anadolu’ya falan. “Sizde köle cinsinden Türkçe bilmeyen kız varsa gönderin” diyor Çerkes ileri gelenlerine. Osmanlı usullerine, adetlerine göre saraya yeni gelen kölenin Türkçe bilmemesi lazım. Türkçe bilmemesinin esprisi şu; Türkçe bildiği zaman yerli Türk mü yoksa köle cinsinden mi o karışıyor. Mesela Leyla Saz Hanım’ın anılarında “Çerkesim” diyen bir cariyenin sonradan Sivaslı Türk çıktığı yazar. Yani saraya girmek o kadar önemli ki, bunun için birçok kız “Çerkesim” de diyor.”[64]

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında Çerkes cariyelerin fazla bulunmasının en büyük nedeni özellikle Türkçe bilmeyen cariyelerin istenmesidir. Bunun yanında diğer neden Çerkesler dışındaki köle kaynaklarının kurumasıdır.

Şimdi, Çerkes cariye kölelik türünün kaldırılması için yapılan çalışmalara geçelim. İlk olarak Çerkes sürgünü ile tetiklenen evlatlık uygulamalarına bakalım. Ömer Şene göre Osmanlı’nın evlatlık uygulaması köleciliğin ortadan kalmasında etkili olmuştur;

“.. Devlet, kimsesiz kalan bu çocukların, ortada bırakılıp perişan olmalarına ve köle tüccarlarının eline geçmesine sıcak bakmamıştı… Bunlar “hüccet” harcını ödeyen kişilere “evlatlık” olarak verilmeye başlandı. Muhacirin komisyonu erkek çocukları askeri mekteplere ve sanayi bölüklerine yerleştirirken kız çocuklarını talep eden ailelerin yanına verdi. Sahibinin ölümü sebebiyle ortada kalan köleleri diğer göçmenler sahiplenmek istedi. Bu Osmanlı kanunlarına aykırı idi. Devlet bu kölelere “ıtıkname” vererek hür olmalarını sağladı. Perişan olmamaları için bulundukları yerlerdeki yöneticiler kadın köleleri isteyenlere “hizmetçi” olarak veriyordu. Hatta “ eşinin ölümü” üzerine satılan göçmen kadınlar da vardı.”[65]

İsmail Parlatır ise Osmanlı hükümetinin kölelik mevzusuna yeteri kadar ilgi göstermediğini ileri sürmektedir.  Evlatlık uygulamasının uygulandığını ama bu uygulamanın köleciliği bitirmediğini el altında köle ticaretinin yapıldığını yani köle pazarlarından farkı bulunmadığını söyler.

“1860 sonrasında Rus baskısından kaçan Çerkeslerin Trabzon ve Samsun çevresinde açlık ve susuzluktan zor durumda kalmaları üzerine hükümetin orada Esir pazarı kurdurarak bu kişileri sattırmasıdır. Üstelik bunların birçoğu vükala konaklarına ya ucuz bir fiatla ya da armağan yolu ile gönderilir.”[66]

“… bunun yerini ise evlat edinme yolu almıştır. 1908’e kadar süren bu yolun yanında ise gizliden gizliye “taktimcilik”, bir başka deyişle el altından köle satışlarının yapıldığı da gözden kaçmamaktadır.”[67]

Bana göre, bu açıklamalar köleciliği “resmen” ortadan kaldırabilmek için evlatlık alma uygulamasının bilinçli bir devlet politikası olarak teşvik edildiğini göstermektedir. Böylece eviçi köleciliği Batılıların eleştirilerden uzak bir biçime dönüşerek varlığını sürdürebilmiştir. Ayrıca, hükümetin, köleciliğin kökünden kaldırılması ile çıkabilecek daha ciddi toplumsal sorunlarla yüzleşmemesi de mümkün olmuştur.[68]

Osmanlı hükümeti ilk başlarda kölecilik ile kesin olarak savaşmamıştır. Sadece köleciliği yasal zemine oturtmuştur. Osmanlı toplumunda büyük bir köle talebi vardır. O yüzden evlatlık uygulaması el altında köle satımına dönüşmüştür. O yüzden evlatlık uygulamasının köleciliği bitirmediğini düşünmekteyim. Elbette olumlu yanlarını olmuştur ama büyük kölecilik payının içinde etkisi küçük kalmıştır.

Çerkes göçü ile başlayan cariye yerine evlatlık alma tartışmaları ve devletin evlatlık uygulamasını bilinçli bir politik tercih olarak kullanıldığına ilişkin bulgular, bir yandan iyi niyetli çabalar olarak da değerlendirilebilir.[69]

Osmanlı hükümeti 1854 yılında İngiltere’nin baskısı ile yayınladığı ferman ile Çerkes köleliğini yasaklamıştır.

Padişah, Batum Ordu’yu Hümayunu komutanı Mustafa Paşa’ya gönderdiği emirde “Çerkezistan halkının çocuk ve akrabalarını esaret suretiyle satmak gibi kötü bir alışkanlıkları vardır. Bazıları ise birbirlerinin çocuklarını çalarak hayvan ve eşya gibi satmaktadırlar. Bu durum insanlığa ve padişahın şanına aykırıdır. Bölge halkına gereken nasihat verilmelidir. Köle ticaretinde kullanılan iskele ve limanlar sıkı şekilde denetlenmelidir. Bu konuda bütün asker ve mülki memurların dikkati çekilmelidir. Bu emre aykırı davrananlar cezalandırılacaktır. Emrin uygulanmasını sağlamak senin [Mustafa Paşa] görevindir” demekteydi. [70] Bu tip emirnamelerle genellikle esir ticareti önlenmek isteniyor, esirlik müessesesi ortadan kaldırılmıyordu. Bu yüzden, kölelik hoş karşılanmasa da, sosyal yaşantıdaki yerini muhafaza ediyordu.[71] Ne yazık ki çıkarılan fermanın takibatı yapılmamıştır. Fermanın çıkmasında etkisi olan İngiltere bu durumdan oldukça rahatsızdır.

Son Notlar:

[59] http://www.gusips.net/analysis/interview/7823-dr-hakan-erdem-ile-soylesi-cerkesler-bir-nevi-nufus-satiyor.html

[60]…  Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.79

[61]…  Aktaran; Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.71

[62] Y. Hakan Erdem, a.g.e, ss.72

[63] Ehud R. Toledano, a.g.e,  s.55-57

[64] http://www.gusips.net/analysis/interview/7823-dr-hakan-erdem-ile-soylesi-cerkesler-bir-nevi-nufus-satiyor.html

[65] Şen Ömer, “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü” Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi, İstanbul, 1994, s.176-177

[66] Parlatır İsmail, Tanzimat Edebiyatında Kölelik, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi – Sa.90, 1992, s.19

[67] Parlatır İsmail, a.g.e, s.20

[68] https://m.bianet.org/bianet/yasam/155531-cerkes-gocuyle-tetiklenen-evlatlik-uygulamalari

[69] https://m.bianet.org/bianet/yasam/155531-cerkes-gocuyle-tetiklenen-evlatlik-uygulamalari

[70] Köle ve Cariyeliğin Ref’î Hakkında Mebusan-ı Kirâma, s.7-9; Ehud R. Toledano, a.g.e, s.96-102

[71] Gölen Zafer, Toplumsal Tarih “Çerkez Köleliğini Önlemeye Yönelik Faaliyetler”, S.57, 1998, s.53

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (3)

Çarlık Rusya’sının Kuzey Kafkasya’yı işgali sırasında özellikle son zamanlarda ve sürgünden sonra Kafkasya kıyılarından Osmanlı köle tacirleri tarafından satın alınan ya da kaçırılan kız ve erkek Çerkes köleler Osmanlı’da yoğun ilgi görmüştür.  Kölelerin geneline bakacak olursak kız kölelerin erkek kölelere göre daha fazla olduğunu görürüz. Bazı kesimler bunun nedenini köle olan Çerkes kızlarının Osmanlı toplum hayatında önemli bir yerinin olması ve bu önemin kaynağını da Çerkes kölelerin ev işleri ve aile hayatına destek bakımında önem teşkil etmesine bağlarlar.[42] Antropoloji alanında çalışma yapanların dile getirdiği diğer neden ise Çerkeslerin fizyolojik ihtiyaçlarıdır. Zamanla Osmanlı köşk ve konaklarında ki Çerkes köleler ya da diğer adıyla Çerkes cariyeler artmaya başlar. Osmanlı köle ticaretinin büyük çoğunluğu Çerkes köleler üzerinden yürütülür. Birçoğu alındıkları köşk ve konaklarda kötü yaşarlarken bazıları alındıkları köşk ve konaklardaki beylerin, paşaların eşleri olmuşlardır. Osmanlı’da Evcil-kölelik, cariye/odalık ve ev dışında çalışan kölelik yoğundu. [43] Toprak köleliği oldukça küçük bir durumdaydı. Toprak köleliği özellikle Kafkasya’dan sürgün edilen Çerkeslerden dolayı artış göstermiştir. Çünkü Çerkesler gelirken kölelerini de yanlarında getirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Çerkes köleliği ikiye ayrılmıştır: ilki –yukarıda bahsettiğim gibi- cariye, odalık; ikincisi ise tarım köleliğidir. Osmanlı ilk başta Kafkasyalılarda köleliğin bir âdet-i kadîme olduğu ve bu yüzden müdahale edilemeyeceğini düşünüyordu. Fakat 1867’deki verilere göre Kafkasya’dan gelen göçmenlerin yanında getirdikleri kölelerin sayısı tahmini olarak 15.000 civarındaydı.[44] Osmanlı İmparatorluğu zaten sürgün sonrasında gelen nüfusun bu kadar fazla olacağını düşünmemişti ve şaşkına uğramıştı. O yüzden uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar yetersiz kalmıştı. Köle sayısının da fazla olması Osmanlı İmparatorluğu’nu köleliği tedricen kaldırmaya sevk etmişti.

Osmanlı hükümeti iskân edilen ailelere verdiği gibi köle ailelerine de hayatlarını idame ettirebilmeleri için yevmiye, arazi, tohumluk, öküz ve hane inşası yardımında bulunmaktaydı. Ancak kanunen kölelerin mülk edinme hakkı olmadığından, tüm yardımlar köle sahiplerine veriliyor, köle sahipleri ise gelen yardımları kendi inisiyatiflerine göre kölelere dağıtıyordu. Tabii ki kölelere verilen araziler de sahiplerinin tasarrufunda oluyor, sahiplerine bağlı köleler bu arazileri ekip-biçerek ürünleri sahiplerine veriyorlardı.[45]

Osmanlı Devleti’nde 16. Yüzyıldan sonra ortadan kaybolmaya yüz tutan bir olgu olan tarım köleliği, 19. yüzyılın ikinci yarısında Kafkasya’dan zorunlu Çerkes göçünün bir sonucu olarak daha büyük ölçekte yeniden ortaya çıkmıştır.[46]  Şura-yı  Devlet’in “Osmanlı Devleti’ne göç eden kişilerin hür kabul edilmesi gerektiğine” dair karara rağmen köle sahipleri köle-efendi  ilişkisinin devamını istiyor; köleler ise sahiplerinin kendileri üzerindeki mülkiyet haklarına karşı çıkmaktaydılar. Bu yüzden köle sahipler ile köleler arasından anlaşmazlıklar ortaya çıkıyordu. Köle sahipleri kölelerin kendilerine itaat etmemelerinden dolayı köleleri hükümete şikâyet ediyorlardı. Diğer köle sahipleri ile birleşerek köleleri tekrardan hâkimiyetleri altına almaya çalışanlar bile vardı. Köleler iskân edildikleri, vergi vermek ve askerlik yapmak yükümlülükleri olduğu için Osmanlı hükümeti kölelerin sahiplerine iade edilmesini mantıklı bulmuyordu. Köleler sahiplerine iade edilirse kölelere verilen topraklar sahibinin idaresi altına girecekti. Köle sahipleri kölelerini askere göndermek istemiyorlardı. Bu ve benzeri durumlar için hükümet, yüzyılın son çeyreğinde, Çerkes göçmenler arasındaki tarım köleliğinin, dikkatle ve tedrici olarak, de facto ilgasına yöneldi.[47] Osmanlı İmparatorluğu ilk başta  köleliği kaldırmak için köleleri sahiplerinden başka yerlere iskân etmeyi düşünmüştü ama bu politika başarılı olmadı. Kölelerinden ayrılmak istemeyen ailelerin kölelerinin iskân edildiği yerleri bulmaları ve yanlarına iskân edilmelerini istemeleri bu politikanın başarısız olmasının temel nedenidir. Özellikle kabile ve aile bağları vurgusu ile yapılan talepler geri çevrilemiyor, aynı kabileden ve aileden olanlar köleleri ile beraber aynı yerlere iskân ettiriliyordu.[48]

Bu duruma benzer bir sorun yaşayan Çerkes muhâcîrlerinden ve Çarşamba kazasına yerleştirilmiş olan Seluh isimli muhâcîr köle ve cariyelerinin göç esnasında Rumeli tarafında Vize’ye gönderildiğini ve orada iskân olduklarını dilekçesinde yazmıştır. Çerkes muhâcîrlerinden Seluh isimli muhâcîr, sekiz nüfus köle ve cariyelerinin Çarşamba’ya gönderilmesini ve kendisine teslim edilmesini  muhâcîrin Komisyonu ve mahalli idarecilerden istemekteydi. Çerkes muhâcîri Seluh’un bu dilekçesi, Meclis-i Vâlâ’da değerlendirilmiş ve Meclis-i Vâlâ Edirne vilayetine bu dilekçeye göre yapılması gerekenleri yazmıştır. Buna göre Çerkes Seluh’un sekiz nüfus köle ve cariye talebinde bulunduğu, bu kişilerin köle ve cariye olup olmadığının araştırılması, mahkemede köle oldukları anlaşılır ise bu kişilere verilmiş olan hane ve arazi var ise bunlardan alınarak diğer Muhâcîrlere verilmesi istenmiştir.  Ayrıca bu kişilerin köle olması durumunda Çarşamba’ya gönderilmesi, bu kişilerin köle ve cariye olmadıkları anlaşılır ise durumun Meclis-i Vâlâ’ya[49] yazılması emredilmiştir. Çerkes muhâcîrlerinden bazıları ise biz kölelerle birlikte bulunmak istemiyoruz diyerek iskân mahallerini terk etmişlerdir.[50]

Bu politikanın başarısızlığından sonra Osmanlı hükümeti Çerkes köleliğini bitirmek için mükâtebe uygulamasını devreye sokmuştu. Bu uygulamaya göre kendi arazilerinde çalışarak kendilerine biçilen bedellerini sahibine ödeyeceklerdir. Böylelikle azat edilip özgürlüklerini elde edeceklerdi. Arazilerinin kıymeti yetmeyen köleler için de askerlik hizmetinden sonra ödenebilmesi gibi tedbirler alınmıştı.[51] Arazileri sahipleri tarafından alınan köleler için de ‘taksimât-ı cedide’ adı altında yeni araziler tahsis edilmekteydi.

Mükâtebe için belirlenen değer çoğunlukla köle fiyatlarının bir miktar üstünde gerçekleşiyordu. Bu durumda köle sahibinin, köle için yatırdığı sermayeye bir miktar faiz hesaplamış olduğu ve belirlenen bedelin böylelikle cari fiyatların üstüne çıktığı anlaşılmaktadır. Ancak bu bedelin doğal olarak bir üst sınırı vardı. Aksi durumda köle aczini ileri sürebilir ve yeniden köleliğe dönmeyi dileyebilirdi. Hatta efendisine hizmet etmek istemiyorsa satışını da isteyebiliyordu.[52] Osmanlı hükümeti  “Çerkes köleliğini toptan kaldırmamış, köle sahiplerini de bütünüyle desteklememiş, hem köleleri  hem de sahiplerini memnun edebilecek bir yöntem belirlenmişti.[53]

“Balkanlar’da milliyetçiliğin gelişmesi ve azınlıklarla yabancı güçler arasında gittikçe artan işbirliği sonucunda gerilemesine rağmen, çoğulculuk ruhu bu çok uluslu İmparatorluğu hâlâ bir arada tutmaktaydı. Çerkeslerin tarım köleliğini de içeren kendi âdet ve sosyal kurumlarını korumalarına izin verilmesi de bur ruh nedeniyle mümkün olmuştu.”[54]

Mükâtebe uygulaması her ne kadar iki tarafı memnun etmiş olsa bile bu uygulamayla başarılı olunduğunu söyleyemeyiz. Bir zaman sonra özgürlüğünü ilan eden köleler ile sahipleri arasında arazi çatışmaları meydana gelmiş ve özgürlüğünü elde edemeyen kölelerin zaman zaman sahiplerine karşı ayaklandığı görülmüştür.

Köle ticaretini engellemeye yönelik çıkarılan yasaklar, toprak köleleri için çok da bağlayıcı uygulamalar değildi. Nitekim devlet hiçbir zaman toprak köleliğini yasaklamamış, askere giden kölelerin özgürleşebilmesi ile mükâtebe ve benzeri uygulamalar Çerkes köleliğinin zamanla sonunu getirmişti.[55]

Yazının üst kısmında “… köleler ise sahiplerinin kendileri üzerindeki mülkiyet haklarına karşı çıkmaktaydılar. Bu yüzden köle sahipler ile köleler arasından anlaşmazlıklar ortaya çıkıyordu” demiştim.  Köleler ile sahipleri ile aralarında çıkan çatışmalara iki örnek verirsek;

  • Tekfurdağı kaymakamlığına bağlı Mandıra köyünde köle ve beyler arasında çatışma yaşanmıştır. Mandıra karyesinde dört yüz hane Çerkes yerleştirilmiş olduğunu ve bunların hepsinin silahlı olduklarını[56] belgeden izlemekteyiz.[57] Köle ve beylerin çatışma nedeni kölelerin artık yeni bir ülkeye geldikleri Kafkasya’daki sosyal sınıf ayrılığından kurtulmak istemeleri; beylerin ise Kafkasya’daki sınıf ayrılığının devamını ve kölelerin kendilerine itaat etmelerini istemeleri.
  • Adeje Bülent Atçı’nın Lığur Zeki Uğurtepe’den aktardığına göre: Osmanlı döneminde soyluların (woerkler’in) Pınarbaşı’nda bir evde toplanarak bundan böyle kölelerine (pşılh’larına) karşı müşfik, merhametli ve iyi davranacaklarına dair karar aldıklarını aynı tarihte de Uzunyayla’daki kölelerinde Karaboğaz Köyü’nde toplanıp bir araya gelerek her kölenin efendisini ortadan kaldırması için yemin etmesi istendiğini ve toplantıya katılanların yemin ettiklerini ancak efendilerinin kölelerinin lehine aldıkları karardan haberdar olunduktan sonra vazgeçildiğini o tarihten sonrada Uzunyayla Çerkeslerindeki woerklerin pşılh’larına iyi davrandıklarını belirtmektedir.[58]

Yazının üst kısımlarında “Osmanlı İmparatorluğu’nda Çerkes köleliği ikiye ayrılmıştır: ilki –yukarıda bahsettiğim gibi- cariye, odalık; ikincisi ise tarım köleliğidir” yazmıştım. Tarım köleliği –yukarıda bahsettiğim gibi- kölelerin sahiplerinden başka yere iskânı ve mükatebe uygulamaları ile bitmiştir.

Son Notlar

[42] http://caucasusforum.org/2017/04/03/cerkeslik-ve-kolelik/

[43] http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/arastirma/0109_osmanli_imparatorlugunda_kolelik.htm

[44] Ehud R. Toledano, Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, Çev. Y. Hakan Erdem, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994, s.128.

[45] Y. Hakan Erdem, “Tanzimat Döneminde Kölelik 1846-1876”, Tanzimat: Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Ed. Halil İnalcık ve Mehmet Seyitdanlıoğlu, Ankara: İş Bankası Yayınları, 2006, s.657

[46] Özbay Rahmi Deniz, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi “Osmanlı İmparatorluğu’nda Köle Emeğinin İstihdamı ve Mükâtebe Yöntemi”, 2009, s.158

[47] Ehud R. Toledano, a.g.e, s.126

[48] Habiçoğlu Bedri, a.g.e , s.169-171

[49] BOA; MVL 565/1 (28 Nisan 1868)

[50] Karataş Ömer, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi “19. Yüzyılda Balkanlarda Kafkas Muhâcîrlerinin İskânı”, 12/2, 2012, s.377

[51] Özbay Rahmi Deniz, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi “Osmanlı İmparatorluğu’nda Köle Emeğinin İstihdamı ve Mükâtebe Yöntemi”, 2009, s.159

[52] Sahillioğlu Halil, “Onbeşinci Yüzyıl Sonunda Bursa’da Dokumacı Köleler”, Atatürk Konferansları (8), 1983, s.221

[53] Şen Ömer, “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü”, Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi (6), Mayıs, 1994, s.180

[54] Ehud R. Toledano, a.g.e, s.152

[55] Yaşayanlar İsmail, a.g.m, ss. 677

[56] BOA; İ.MMS 34/1407 (13 Ekim 1865).

[57] Karataş Ömer, a.g.m, s.375

[58] Yazarın 17.07.2011 tarihinde Adeje Bülent Atçı ile yaptığı mülakattan. : Aktaran; Yüksel Hamit, a.g.m

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (2)

Sürgünden sonra Çerkes köleliği konusuna geçmeden önce köle ticaretinin Kafkasya’daki önemine bakmakta fayda olacaktır.

Fiziki şartlardan dolayı Kırım da zirai hayat ve şehircilik gelişmişken bu Çerkeslerde alt seviye de kalmıştır. [39] Kafkasya’da ferdi hâkimiyeti zayıflatacak ve fertleri birçok kayıt ve mükellefiyetler altına sokacak cemiyet tipi ve hayat standartlarından dolayı sıkı bir cemiyet çerçevesi içerisine girmekten kaçınılmıştır, bunun sonucu olarak halk, kabile hayatını muhafaza etmiş, büyük şehirler, ticaret ve sanayi şebekeleri kuramamış ve daima köylü olarak kalmıştır.[40] Kafkasya ekonomisinde köle ticaretinin önemli bir yeri vardı. Köleler ya ganimet olarak satın alınıyor ya da aileleri tarafından satılıyor. Kabileler arasındaki savaşta en çok köle sistemi yüzünden çıkmaktaydı. Yağmacılık Çerkesler arasında aktif bir faaliyetti ve Çerkeslerin geçim kaynaklarından biriydi. Bölgeye gelen ticaret kervanları soyulur, esir alınanlar köle olarak satılırdı. Bu yadırganması doğal olan faaliyet değerlendirilirken dağlı yaşamının genel özellikleri de göz önünde bulundurulması gerektiği kanaatindeyim.[41] Çerkeslerde ekonomi zanaat üretiminin olmadığı, mal mübadelesinin gelişmediği, tarıma dayalı kendi kendine yeterli kapalı ekonomi yani doğal ekonomi üzerine kuruluydu. Ticarette para değil değiş ve tokuş hâkimdi. Görüldüğü gibi Kuzey Kafkasya halkları; sosyo-ekonomik ve coğrafi yapıları gereği üretimlerini, üretim ilişkilerini geliştirememiş, tarım, hayvancılık ve köleciliğe dayalı ticaret ve zanaatla yaşamlarını sürdürmüş, buna uygun olarak kabile sisteminden feodal bir yapıya geçişleri uzun süreli olmuştur.

Son Notlar

[39] Saydam Abdullah, Kırım Kafkas Göçleri, TTK Yayınları, Ankara, 1997, ss.16

[40] Düzenli Tuncay, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi “Adapazarı ve Civarında Çerkes Muhacirlerin İskânı ve Uyum Problemleri”, 2006, ss.30

[41] Düzenli Tuncay, a.g.t, ss.30

Tarihimizle Yüzleşmeliyiz: Çerkeslerde Feodal Yapı ve Kölelik (1)

Çerkeslerde kölelik mevzusu fazla konuşulmaz. Vebalı konulardan biridir. Belki her mecliste ağız dolusu söylediğimiz gururumuzu kabarttığımız “Çerkesler asil bir halktır” söylemini boşa çıkarttığı için fazla konuşulmuyor. Belki de atalarımızın kölelerinin olmasına ya da atalarımızın köle olmasına inanamıyoruz, inanmak istemiyoruz. Genelde kölelik mevzusunu kabul edenler “evet eskiden Kafkasya da kölelik varmış ama buraya gelince birlikte yaşamışlar” demektedirler. Bu önermeye itirazım yok evet birlikte yaşamışlardır ama bu kadar kolay üstü kapatılması gereken bir mevzu olduğunu düşünmüyorum. Asaletimize zarar veriyor diye yaşanmış tarihi olayların üstünü kapatamayız. Konuşmalıyız çünkü tarih açığa çıkmalı! Geçmişimizi bilmeden geleceğimizi kurgulayamayız. Çerkeslerin asil bir halk olmadığını söylemiyorum. Ama nedense “Çerkesler asil bir halktır” derken Çerkeslerin iyi şeylerini ortaya atarken kötü şeylerin üstünü kapatmaktayız.

Yazıda ilk başta Çerkeslerde feodal yapı ve kölelikten bahsedilecek. Ardından sürgün’den sonra Çerkeslerde köleliğin geçirdiği değişim ve kaldırılma sürecinden bahsedilecektir. Çerkeslerde temelde dört toplumsal sınıf vardır. Ama daha da çeşitlendirilebilir. Yazıda temel dört toplumsal sınıfa bağlı kalınmıştır. Yazılış farklılıkları vardır. Ama hepsi aynı anlamdadır. Yapılan alıntılarda yazılış farklılıklarına sadık kalınmıştır. Son olarak Yazı içinde hem Kafkas halkları hem de Çerkesler tanımlamaları vardır. Yapılan alıntılara sadık kalındığı için Kafkas halkları tanımı Çerkesler olarak değiştirilmemiştir. Yazıda elimden geldiğince ayrıntıya inmeye çalıştım. Konu elbette daha ayrıntılı incelenmelidir.

Giriş

Kafkas halklarının büyük çoğunluğu birbirinden farklı soya dayalı feodal yapı sergileyen toplumsal yapılanmalar şeklinde örgütlenmişlerdir.[1] Bunun yanında Çerkesler sülale üst yapısı altında da örgütlenmişlerdir. Çerkeslerde dört toplumsal sınıf bulunmaktaydı. Bunlar;

  • Pşı (Prens)
  • Werq (Bey)
  • Tfekotl (Köylü)
  • Pşıtl (Köle)
    1. Habze (Hür köle)
    2. Vine Kut ( Hür olmayan köle)

Tek bir pşı yoktur. Pşılar arasından seçilen lidere pşiyapşi denilmekteydi. Feodal düzenin en güçlü olduğu Kabardey bölgesinde “psize’use” denilen büyük prenslerin kongresinde en yaşlı prens “büyük prens” (psivueliy) seçilir ve yardımcıları (psi kuedze) ile birlikte Kabardey’in iç ve dış işlerini yönetirdi. [2]1800’lerin başında Kabardey bölgesi Rusya’nın hâkimiyetine girince pşıların iktidarı büyük ölçüde sınırlandırıldı.[3] Pşı’nın unvanı kızına ya da kızının kocasına geçebilir. Pşı alt sınıfta bulunan kişilerin doğan iyi taylarına el koyabilirdi. Pşı’ların toplumda kişisel dokunulmazlığı vardı. O yüzden pşı öldürmenin cezası çok ağırdı. Pşıyı öldürenin ailesi öldürülür, çocukları köle olarak satılırdı.[4] Werq’lik genelde babadan oğla geçen bir sıfattı. Ama nadiren de olsa Pşı’nın babası werq olmayan birini werq ilan etmesi de görülebiliyordu. Werq’ler pşı’ların himayesi altındadır. Pşı yeni bir werq’ü himayesi altın aldığı zaman at, silah, büyükbaş hayvan ve toprak gibi hediyeler vermektedir. Werq “efendisine sadakat ve dürüstlükle hizmet etmeyi onun düşmanlarını kendi düşmanı saymayı ağır bir hakarete uğramadıkça başka bir feodale geçmemeyi yükümlenirdi”[5]. Werq’ler pşı’nın çağırdığı savaş ya da herhangi faaliyete katılma yükümlülükleri vardır. Bunun yanında savaşta bayrağı taşımak, xase kararlarını halka duyurmak ve düğün, cenaze, toplantı gibi büyük toplantılarda düzeni sağlamak gibi yükümlülükleri vardır. Tfekotl’lar nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydı. Vergi vermek ve bağlı oldukları pşı ya da werq çağırdığında orduya katılmak gibi yükümlülükleri vardır. Bunların bir bölümü zamanla özgürlüklerini kaybederek laguneut (veya lagunepit) yani feodallerin mülkiyetinde bulunan serfler haline geldiler. [6] Pşıtlların yani kölelerin ata binmesi yasaktı. Pşıtl ayrımına gelecek olursak Vine kut ev hizmetinde kullanılan ve hiçbir hakkı olmayan kölelerdir. Habze yani bir nevi ortakçı gibi çalışan toprağa değil sahibine bağlı köle sınıfıydı.[7] Vine kutlar evlenebilir ve çocuk sahibi olabilir. Ancak başka eve çıkamazlar ve çocukları üzerinde herhangi bir hakları bulunmamaktaydı. Habzeler ise vine kutların tam tersi olarak evlenebilir, çocuk sahibi olabilir ve ayrı eve çıkabilirlerdi. Bunun yanında çocukları üzerinde hakları bulunmaktaydı. Ayrıca sahipleri hasadın yahut ürünün bir kısmını kendilerine verebiliyordu.[8] Kölelerin genelini savaş esirleri oluşturmaktaydı. Halayık olarak kullanılan köleler çoğunlukla Kafkas halkları dışındaki milletlerden yağmalanmış esirlerden, ortakçı niteliği gösteren sahibine bağlı köleler ise Kafkas halklarına mensup diğer kabilelerden alınan esirlerden oluşuyordu.[9] Çerkeslerde kızını, oğlunu, kendisini aldatan karısını ya da öksüz, yetim kardeşlerini ceza olarak satma hakkı vardır.[10] Milli meselelerini tartıştığı toplantılarda, önce han torunları daha sonra pşı’lar, vorkler (werq) en son da thollkotllar (tfekotllar) yere oturur; daha alt seviyede olanlar, üstleri oturmadıkça ayakta kalmaya devam ederler.[11] Bu geleneğin Uzunyayla’ya iskân edilen Çerkesler tarafından uzun süre değişmeden uygulandığı görülmektedir. Habze – Vine kut ayrımına örnek olarak serf – köle ayrımını gösterebiliriz. Çerkes toplumunda hiyerarşi konusunda, üstat Murat Yağan, Xabze’nin bir terbiye yöntemi olduğu fikrinden hareketle, bu sistemde eğitimin farklı merhalelerine ulaşan insanların, farklı hiyerarşik yapıları temsil ettiğini ileri sürmektedir. Yaygın olarak kabul edilen diğer görüşün taraftarları ise; toplumsal sınıfların, üretim araçlarının mülkiyetine bağlı olarak meydana geldiğini savunur.[12] Feodal yapının oluşum nedeni olarak yaygın görüş daha mantıklı gelmektedir. Feodal yapı insanların eğitim merhalelerine göre oluşmuş olsaydı werq sınıfında babadan oğla geçme olayı benimsenmiş olmazdı. Nadiren alt sınıflardan werq olunabilse bile bunun genele yayılmayışı eğitimin bir etkisinin olmadığının göstergesidir. Eğitim dikey hareketliliğe sebebiyet verir ama Çerkes toplumunda sınıflar arası herhangi bir hareket göremiyoruz. Zaten toplumsal sınıflara baktığımızda toprak üzerinden bir sınıflaşmanın olduğunu görmekteyiz. O yüzden yaygın görüş daha mantıklıdır. Dünyanın geneline baktığımızda da feodal yapının üretim araçlarının mülkiyetine bağlı olarak geliştiğini görmekteyiz. Çerkeslerde 1500’lü yıllara kadar komünel toplum yapısı hâkimdir. Bunun sebebi; Çerkeslerin yaşadıkları coğrafyanın jeopolitik önemi dolayısıyla sürekli saldırılara maruz kalmaları, savunma amacıyla derin vadilere sıkışarak üretim araçlarını geliştirememiş olmalarıdır.[13] Üretim araçlarının gelişmemesi ve üretim fazlasının oluşmaması sınıfsız toplum yapısının devamını sağlıyordu.[14] Çerkesler de feodalizm 1500’lü yıllardan sonra güçlenmiştir. Çerkeslerde feodal yapının güçlendiği dönemde Çarlık Rusya’nın Kuzey Kafkasya’da işgallerin arttığını görmekteyiz. Çarlık Rusya’nın dışında Osmanlı İmparatorluğunun Kırım Hanlığı yoluyla kolonyalist politikaları bu dönemde artış göstermiştir. Müslümanlığı yayma Osmanlı İmparatorluğunun temel politikasıdır. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslümanlığı yayma politikası sonucu komünel yapının bittiği ve feodal yapının arttığını savunan görüşte – çerkesler arasında- vardır. Zekeriya Zihni yukarı saydığım dört toplumsal sınıfı kabul eder. “Ancak Çerkeslerdeki toplumsal tabakalaşmanın soylu ve sınıflar doğuracak şekilde yapılanmadığını, Thamade denilen tecrübeli Aksakallı’ların toplumsal işlerin hallinde yöntem olarak umumi toplantılarda açık müzakere ve oy birliğine dayanan geleneksel bir yönetimle demokratik bir işleyiş yaşattıklarını ve dolayısıyla sınıf ve paye kaynağı olacak unvan ve nişanların olmadığını vurgular.”[15] Zekeriya Zihni Çerkesler arasına feodal yapının sonradan sokulduğunun delili olarak –yazının aşağı kısımlarında bahsedeceğim üzere- Abzeh,Şapsığ ve Natukuay kabilelerinde feodal yapının az olduğunu örnek gösterir. Zaten 1791 yılında yapılan devrim ile az olan feodal yapı ortadan kaldırılacaktır. Zekeriya Zihni “ayrıca Kaberdey’lerin miladi yedinci asırdan sekizinci asra kadar ‘Taman’ yarımadasıyla Kırım’ın kuzey taraflarında, Don nehrinin güney havzasında ve Dinyeper’e kadar uzanan havzada yaşadıkları süreçte Macar Prenslerini taklit ederek soyluluk usulünü Çerkes kabileleri arasına soktuklarını belirtir.”[16]

Kabardey,Bjeduğ ve Besleney kabilelerinde aristokratik bir yapı söz konusuydu. Aynı zamanda yukarıda bahsettiğim gibi “pşı” tabakası altında örgütlenmişlerdir. Abzeh, Şapsığ , Natukuay gibi kabilelerde “pşı” tabakası yoktu ve “werq” sınıfı az olduğu için idare yetkileri yoktu. Kısaca Abzeh, Şapsığ, Natukuay gibi kabileler demokratik bir yapıya sahiptirler. Zayıf olan feodal yapı nedeniyle 14 Temmuz 1791 tarihinde Abzeh, Şapsığ ve Natukuay kabilelerinin yaptığı devrim başarılı olmuş ve beylerin, büyük toprak sahiplerinin, soyluların ve feodal yapının getirdiği ayrıcalıklara son verilmiş, kölelik kaldırılmıştır. Böylece, 1810 yılından sonra, batı Çerkesleri “Kolektif Zekâ”ya sahip, bir demokrasi anlayışı benimsedi ve kendi kendilerini yönetmeye başladı.[17] Almanya’nın Heidelberg Üniversitesi Güney Asya Enstitüsü Profesörü E. M. Sarkisyan, devrim ile ilgili olarak şöyle bir yorumda bulunmuştur: “Fransız devrimi, eğitim görmüş entelektüeller tarafından hazırlanarak yürütülmüştür. Üniversiteleri, kitapları, gazeteleri olmayan Adige halkı, acaba bu düşünce olgunluğuna nasıl ulaşmış ve bu devrimi nasıl gerçekleştirebilmiştir?” İşte bu sorunun cevabı: Xabze’nin gücünde aranmalıdır.[18] Devrim sonucunda bazı beyler Rusya’ya ya da Kırıma kaçmışlardır. Ülkede kalan soylular artık çalışacak, şayet çalışmazlarsa ülkeyi terk edeceklerdir. Devrimin daha ilk yıllarında, soyluların ekonomik düzeyleri, köylülerinkiyle aynı seviyeye inmişti ama yine de onlara saygısız davranılmıyor, halk düşmanı sayılmıyorlardı.[19] Aradaki fark, sadece soyluların da bundan böyle çalışacak olmalarından ibaretti.[20] Devrim öncesi kadınlar tarla işlerinde çalışmaz, çalışmaları ayıp sayılırdı. Devrim ile birlikte kadınların tarlada çalışmaları ayıp olmaktan çıkmıştır. İlkbahar aylarında tarlalarda iş türküleri söyleyerek, imece usulü mısır çapalayan kalabalık Adige topluluklarıyla sık sık karşılaşılırdı.[21] Devrimden sonra doğu çerkesleri üzerlerindeki baskıdan bıkarak Abzeh bölgesine sığınmaya ve feodal yapıya karşı ayaklanmaya başladılar. Bunun üzerine Bjeduğlar Abzeh bölgesine saldırmaya başladı. Bu saldırılar sırasında Bjeduğlar gerek Çeçenler gerek Şapsığlar ve gerekse Ruslardan yardım aldılar ve Abzehler mağlubiyete uğradı. Ne yazık ki bu galibiyet batı Çerkesleri’nde (Abzeh, Şapsığ, Natukuay) feodal yapının çöküşünü durduramadı. Batı Çerkesya da feodalite yok edilince egemenlik Xase’lerin (halk meclisleri) eline geçti, her Xase kendi bölgeleriyle ilgili kararlar almaktaydı. Xase’lerin üzerinde Zefes adı verilen Çerkesya Ulusal Meclisi bulunuyordu. Zefes tüm Çerkesya’yı kapsayacak şekilde Xabze’yi baz alarak kararlar alıyor ve uyguluyordu. Ne var ki bu dönemden sonra Çerkesler Rus İmparatorluğunun doğrudan ve kuvvetli işgal harekâtına maruz kalarak çapın ötesinde olan demokratik yönetimlerini geliştiremediler ve bu işgalle başlayan süreçte başlayan savaşta çok büyük bedeller ödeseler de savaşı kaybederek kendi ülkelerindeki yönetimi kaybettiler.[22] Uzunyayla’ya iskân edilen Çerkeslerden Kabardeyler sosyal sınıflaşmayı uzun süre sürdürmüştür. Kafkasya’da feodal yapıları zayıf olan ve daha sonra devrim yapıp feodal yapıyı kaldıran Abzeh, Şapsığ ve Natukuay Çerkeslerinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına iskân’dan sonra feodal yapı görülmemiştir. Uzunyayla’ya pşılar da iskân edilmiştir. Uzunyayla’ya gelen pşılar şunlardır: Hamirza, Haduşoko, Besleniko, Jambot, Missot, Mudar, Ajgeri, Atho ve Janhot’tur.[23] Sivas- Uzunyayla’ya gelen dokuz pışı (pşı) dışında Kabardey bölgesinde otuz dokuz pışı (pşı) kalmıştır. Böylece Kabardey bölgesinde kırk yedi pışı (pşı) olduğunu sözlü tarih çalışmaları sonucunda anlamaktayız.[24] Sosyal sınıflaşma sadece Çerkesler arasında yaşanmaz. Pşı ve werq himayesi altında yaşayan diğer halklar arasında da yaşanırdı. Bu konuda Adilhan Adiloğlu “Kafkasya’da yaşayan Tatar kabileleri” isimli makalesinde şunları yazmıştır;[25] “ Karaçaylar’da Kabardey beylerine “bek” denilir, bütün Karaçaylı beyler, asilzade ve köylüler Kabardey beylerine tabidir. En üst makam olarak yalnızca Kabardey beylerini bilirler. Kabardey beyleri , Karaçaylılardan vergi almaktadırlar, genellikle her sene aile başı 5 koyun alırlar. Ancak varlıklı kişilerden iyi bir at, bir öküz, çok sayıda yamçı ve kürk, bakır eşyalar ve diğer şeyleri alırlar.”[26] Feodal yapı altın çağını Kabardey bölgesinde yaşamıştır. Kabardey beyleri, Kabardey bölgesine yakın komşu olan Balkar, Karaçay ve Nogaylar üzerine her yönde tam bir hâkimiyet kurarlarken, uzak komşuları olan Çeçen-İnguş ve Osetinler de Kabardeylerin vasalları idiler.[27] Bunun yanında Şamhal beylikleri ve Abaza beyleri de Kabardey beylerine vergi ödemekteydiler. Kabardey beyleri ile Çarlık Rusya’sının iyi ilişkilerine rağmen 1768 yılında gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kabardey bölgesi işgal edilmiştir. Bu seferki egemenlik, 1557 yılındaki gibi Kabardey beylerinin istek ve arzularına göre yönetilen değil; askeri bir yönetim olmuştur.[28] 1779 yılına kadar bölgeyi Çarlık Rusya’sının Kafkasya’daki memurları yönetmiştir. Bu durumdan memnun olmayan ve baskıya dayanamayan Kabardey beyleri ayaklanma başlatmıştır. Ayaklanma bastırılmış, ayaklanmaya katılanlar sürgüne gönderilmiş, Kabardey beylerinin ayrıcalıkları kaldırılmış ve köylülere beylere karşı bağımsızlık ve eşitlik hakkı tanınmıştır.Kabardey beyi olan Jancot Peterhan Kabardey bölgesinin valisi ilan edilmiş, bütün Kabardey beyleri baskı altında Xase düzenlemeye zorlanmış ve Xase’de bütün köylüleri azat ettikleri ilan ettirilmiştir. Kabardey bölgesinde uygulanan bu politikaların amacı bölge halkının batı bölgesinde gerçekleşen direnişe katılımını engellemektedir. Bu politika sonucunda uzun yıllar boyunca Kabardey beylerinin baskısı altında yaşayan bölge halkı Kabardey beylerinin ayrıcalıklarını kaldıran Çarlık Rusya’sına karşı sempati duymaya başlamıştır. Kabardey beylerinin idareden el çektirilmesinden sonra General Yermolof Çerkes geleneklerine göre idare edilen ve sıkı Rus kontrolü altında olan yeni bir yönetim kurar. Yönetimin başında bir bey veya kadı bulunur. Anlaşmazlıkların çözümünde şeri ve örfi hukuk birlikte uygulanırdı. Bu yönetime dayanamayan Çerkesler dağlık bölgelere çekilirken Yermolof ile Paskeviç arasındaki bir anlaşmazlık sebebiyle Yermolof’un istifasını fırsat bilen Kabardey beyleri 1827 yılında Rus Çarı’na eski ayrıcalıklı haklarının ve sınırlarının tanınmasını ve Osetlerin tekrar Kabardey beylerine bağlanmasını isteyen bir dilekçe gönderirler.[29] Ayrıca dilekçe de Çar İvan ile daha önce kurdukları ilişkiye atıf yaparlar. Bu sırada Şamil’in Çeçenlerle birlikte Kabardey bölgesine saldırmasıyla bazı Kabardeyler Şamil’e katılsa da, pek çok Kabardey’in Ruslarla birlikte Şamil’e karşı savaştığı bilinmektedir.[30] Dilekçe üzerine herhangi bir olumlu gelişme olmamış, 1866 yılından sonra çıkarılan kanunlarla feodalite ve beylerin ayrıcalıkları oldukça zayıflamıştır. Bu olumsuz durum üzerine Kabardey beyleri Graf Loris, Melikof’a rica mektubu yazarak “kölelik ve bağımlı köylüler müesses”sinin yıkılmamasını isterler. Ağır işlerini yapan köleler olmazsa yaşayamayacaklarını belirttiler. Kabardey beyleri azat edilen alt sınıf insanların tavır ve davranışlarıyla toplumu yönetemeyecekleri, toplumu bunalıma götüreceklerini düşünüyorlardı. Kabardeyler’in beyleri kendilerini bir lütuf ve –hâşâ- Allah olarak görmekteydiler. Bu isteklerin yanında Kabardey beyleri azat ettikleri her köle için para istemekteydiler. Bu istekler karşısında 1867’de çıkarılan kanun ile azat edilen her 21.000 kişi karşılığında kişi başına 200 ruble ödeme yapılmasına karar verilmişti. Ancak bu ödeme karşılığında Kabardey beyleri ellerindeki toprakların yarısını azat edilen kölelere verecekti. Kabardeylerde prens, soylu ve beylerin dönemi 1870’lerde, onlara bu gücü politik ilişkilerinde sağlayan Rus Çarlığı tarafından yine politik olarak bitirilmiş oldu.[31]

İslamiyet’in Çerkeslerin geneline yayılmadığı zamanlarda yani 17 ve 18. Yüzyıllarda anlaşmazlıklar örfi hukuk ve gelenek-göreneklere göre çözülüyordu. Feodal yapı yüzünden dava sonuçlarında verilen kararlarda eşitsizlik oluyordu. Yani bir suç’un cezası feodal yapı sınıflarının her birinde farklılık gösteriyordu. Osmanlı hükümetinin Anapa valisi Hüsnü Paşa’nın gayreti ile Çerkeslere şeriat karşısında insanların eşit olduğu fikri kabul ettirildi. Ancak köle sınıfının kan bedeli, eskisi gibi hür köylülerin yarı diyeti derecesinde bırakıldı.[32] Geleneksel hukuk ve toplumsal tabakalaşma İslamiyet’e rağmen Çerkesler arasında güçlü kaldı.[33] İslamiyet feodal yapının altın çağını yaşadığı Kabardeyler’de 18. yüzyılda tamamen yerleşti. Daha demokratik olan Çerkes kabileler arasında ise 19. yüzyılın ikinci yarısında tamamen yerleşmiştir. Kabardey prensleri ve beyleri Osmanlı İmparatorluğu’na ve Kırım Hanlığı’na bağlıydılar ve siyasi yakınlıktan yanaydılar. İslamiyeti tercih etmelerinde ki en büyük etken buydu. Çarlık Rusya’sının Kafkasya’yı işgal politikaları da İslamiyet’in Çerkesler arasında yayılmasını da hızlandırmıştır. Kabardey prensleri ve beyleri koyu şeriat savunucularıydı. Bunun nedeni şeriat mahkemelerinin kendi idaresi altında olması ve şeriat mahkemelerinin çıkarlarını korumasıydı. İslamiyet’in daha geç yayıldığı daha demokratik olan Çerkes kabilelerinde ise soylular eski geleneksel düzeni savunuyor ve kaybetmekte oldukları sınıf ayrıcalıklarını korumaya çalışıyorlardı. Zenginleşmiş hür köylüler ise şeriatı destekliyor. Prens ve beylerin ayrıcalıklarını şeriat sayesinde yenmeyi umuyorlardı. İşte bu ikili yapı ve sosyal dengenin bozulması yıllarca Çerkesya’yı dalgalandırmış, toplumun dayanışma ve milli bütünleşme düşüncesi edinmesine engel olmuştur.[34] 1804 yılında Çarlık Rusya’sının kurduğu Kislovodsk kalesinin kaldırılmasını isteyen Kabardeyler tarafından isyan çıkarıldı. İsyana Karaçay-Malkar ve Çeçen-İnguşlar tarafından destek verildi. 14 Mayıs 1804’te Çegem ırmağı kıyısında yapılan savaşta – Karaçay-Malkar ve Çeçen-İnguşlar’ın desteğini alan- Kabardeyler yenildi. Kabardeyi ele geçiren Çarlık Rusya’sı 1807 yılında örfi mahkemeleri kaldırarak yerine şeriat mahkemeleri kurdu. Hukuki alanda yapılan bu değişiklik sonucunda soyluların ve din adamlarının toplumdaki durumları iyileşti ve din adamları toplumda otorite sahibi oldu. Şeriat ilkeleri Kabardey toplumunda bir bakıma yeni ve bütünleştirici bir rol oynamaya başladı.[35] 1807-1809 yılları arasında Kabardey köylüler prens ve beylerin baskılarına karşın Şeriat ilkelerinin eşitlik ilkesine uyulması gerektiğini söylüyorlardı. Köylüler Kabardey prens ve beylerine karşı Çarlık Rusya’sını garantör devlet olarak görüyorlardı. Bu durum Çarlık Rusya’sının işine geliyor. Kafkasya’da feodal yapının getirdiği anlaşmazlıkları kullanıyordu. Çarlık Rusya’sı şeriatı yaptığı işgallere karşı bir birleştirici unsur olarak görüyordu. Çarlık Rusya’sı tarafından din ve şeriat Kafkasya’nın işgaline bir tepki unsuru olarak görülmekteydi. O yüzden Çarlık Rusya Kabardey’de şeri hukuğun yanında örfi hukuku da yürürlüğe koydu. 1858’de kurulan Kabardey Bölge Mahkemesi davalara hem şeri hem örfi hukuk ile karar veriyordu. 19. Yüzyılın ortalarında şeri ve örfi hukuk birbirine karışmıştı. Kabardey’de İslam’ın yayılmasından sonra Yifend adı verilen din adamları sınıfı ortaya çıktı. Din adamları genellikle azat edilmiş köylü sınıfından ortaya çıkmaktaydı. Prens ve beyler genellikle din adamlığına rağbet etmiyorlardı. Din adamları her türlü vergi ve yükümlülükten muaftı, ancak prens ve beyler kadar imtiyazlı değillerdi. Buradan da anlaşılacağı üzere din adamları feodal yapıda prens ve beylerden sonra gelmekteydi.

Kabardey’de ki din görevlileri ve ulemanın başlıca geçim kaynağı kendilerinin emrindeki köylülerin sağladığı gelir, ayrıca diğer köylülerin ayni ve nakdi ödedikleri özel harçtı. Kabardey aileleri her yıl aile başına Baş Kadı için 50 kapek vergi ödüyorlardı.[36] Şeriat ilkeleri Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’yı işgaline karşı birleştirici bir unsur olduğu için, Çarlık Rusyası din adamlarına karşı temkinli davranmaya başlamıştı. Çarlık Rusya’sı bu bölgede Ortodoks Hıristiyanlığın yayılmasını sağlayarak Müslümanlığın yayılmasını engellemek düşüncesindeydi. Ne yazık ki başarı olamamış, Müslümanlık yayılmış sadece Mozdok bölgesindeki Kabardeyler Hıristiyan olmuştur. 19. Yüzyılda Çarlık Rusya’sı Ortodosk Hıristiyanlığı yaymak ve İslamı bölgeden uzaklaştırmak için din adamlarının – sosyo-ekonomik ve manevi- otoritelerini bitirmek için şeriat ilkelerine dayalı mahkemeleri kaldırdı. Artık bütün sivil davalara Rusya mahkemeleri bakıyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere Çarlık Rusyası sadece şeriat mahkemelerini kaldırarak şeri hukuku bitirmeye çalışmamış örfi hukuk da bitirilmiştir. Çarlık Rusya’sının bu politikasının sonucu din adamlarının imtiyazları kaldırılmış, din adamları köylü statüsüne indirilmiştir. Bunun sonucunda din adamları Çarlık Rusya’sına karşı cephe aldı ve Rus düşmanlığı artmaya başladı. İmam ve mollaların Rusya’ya karşı cephe almalarıyla İslam Rusya’ya karşı mücadelede önemli başarı kazandı ve başlıca faktörlerden biri oldu.[37]

“Kafkas-Rus savaşları sırasında İmam Şamil Doğu Kafkasya’da Dağıstan ve Çeçen kabileleri arasında bir birlik sağlamaya muvaffak olmuş ve 1849 yılında Batı Kafkasya’daki Çerkes ve Abazalar arasında da bir otorite ve birlik kurabilmek için Muhammed Emin’i “naib” olarak bölgeye göndermişti. Ancak müridizmden çekinen Çerkes kabileleri İmam Şamil’e bağlanmaktan kaçındılar. Çerkesler aristokratik ve sınıflı bir toplum yapısına sahiptirler. Hâlbuki müridizm her şeyden önce eşitlik esasına, köleliğin kaldırılmasına, imamın ve Allah’ın önünde herkesin eşit olduğu prensiplerine dayalı idi. Çerkes prens ve soylularının bunları kabul etmeleri mümkün değildi. Ancak sosyal tabakalaşma sistemlerinde prens tabakası bulunmayan, soylu sınıfından bazı ailelerin yer aldığı ve çoğunluğu hür köylülerin oluşturduğu Abzeh, Natuhay ve Şapsığlar arasında müridizmin eşitlik düşüncesi aristokrasinin gevşemesine yol açtı.”[38]

Son Notlar

[1] Zafer Süren, “Kafkasya’dan Göçlerde Sosyal Yapı”, Tarih ve Toplum, C. 34, S.199, 2000, s.21.

[2] http://www.yenimarmaragazetesi.com/makale/cerkes-toplumu/

[3]http://www.yenimarmaragazetesi.com/makale/cerkes-toplumu/

[4] Longworth John, Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı Çev. Sedat Özen, Rey Yayıncılık, Kayseri, 1996, s.132

[5]http://www.yenimarmaragazetesi.com/makale/cerkes-toplumu/

[6] http://www.yenimarmaragazetesi.com/makale/cerkes-toplumu/

[7] Yaşayanlar İsmail, Yeni Türkiye Dergisi Kafkaslar Özel Sayısı “Kafkas Göçmenlerinin Anadolu’da İskanları ve Osmanlı Devleti’nin Göçmenlere Yönelik Sosyal ve Ekonomik Politikaları”, C.4, S.74, Temmuz Aralık 2015, ss. 676

[8] Yahya Kanbolat, 1864’e Kadar Kuzey Kafkasya Kabilelerinde Din ve Toplumsal Düzen, Ankara: Bayır Yayınları, 1989, s. 104-109.

[9] Tavkul Ufuk, Kafkasya Gerçeği, İstanbul: Selenge Yayınları, 2007, s.266.

[10] https://kuzeykafkasya.org/2017/10/01/cerkeslerde-sosyal-yapi/

[11] J. S. Bell, Çerkesya’dan Savaş Mektupları, (çev. Sedat Özden), İstanbul 1998, s. 228.

[12] Serbes Nahit, Yaşayan Efsane Xabze, Phoenix Yayınları, 2012, s.95

[13] http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/tarih/098_tarihsel_mucadele_surecinde_cerkesler.htm

[14] http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/tarih/098_tarihsel_mucadele_surecinde_cerkesler.htm

[15] Yüksel Hamit, Yeni Türkiye Dergisi Kafkaslar Özel Sayısı“Uzunyayla Çerkesleri’ne Sosyolojik, Linguistik, Ekonomik ve Politik Yaklaşım”, C. 10, S. 80, Temmuz-Aralık 2015, s.42-62

[16] a.g.m, s.42-62

[17] Serbes Nahit, Yaşayan Efsane Xabze, Phoenix Yayınları, 2012, s.95

[18]a.g.e, s.96

[19]a.g.e, s.96

[20]a.g.e, s.96

[21] a.g.e, s.96

[22]https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[23] Şogen Ali Şengil, Fehmi Tambay, İsmet Boran, Ömer Şengil, G. T 23.07.2012 Ankara, Nadire Bursa G. T 19.05.2012 Kayseri, Tabiş Murat, G. T 23.07.2012 Nalçik, Uzunyayla’ya gelen pşı’lar ile ilgili bilgi vermişlerdir. Aktaran; Karataş Ömer, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD) “ XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’ne İskan Olunan Çerkes Toplumunda Sosyal Sınıflaşma ve Kölelik, 1/2, 2012, s. 107

[24]Karataş Ömer, Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD) “ XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Devleti’ne İskan Olunan Çerkes Toplumunda Sosyal Sınıflaşma ve Kölelik, 1/2, 2012, s. 107-108

[25] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[26] Adiloğlu Adilhan, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi “ Kafkasya’da Yaşayan Tatar Kabileleri”, 2004, S. 14,s. 29

[27] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[28] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[29] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[30] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[31] https://www.academia.edu/35614789/%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_%C3%87ERKESYADA_SINIF_TAR%C4%B0H%C4%B0N%C4%B0N_KISA_%C3%96ZET%C4%B0_C_a_n_b_e_r_k_A_p_i_%C5%9F

[32] Baj Jabagi, Çerkesya’da sosyal yaşayış-adetler, Ankara, 1969.

[33] Tavkul Ufuk, Kırım Dergisi “İslamiyetin XIX. Yüzyılda Kafkasya Halklarının Toplumsal Yapılarına Tesirleri” Kafkasya’da İslam Medeniyeti Milletlerarası Sempozyumu Tebliğleri Bakü-Azerbaycan 9-11 Aralık 1998, 7(25), 1998, s. 43-46

[35] Kasumov Ali Hasan, Çerkes Soykırımı, Ankara, 1995

[35] Tavkul Ufuk, a.g.m

[36] Kasumov Ali Hasan, a.g.e , s.40

[37] Kasumov Ali Hasan, a.g.e , s.58

[38] Habiçoğlu Bedri, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve İskanları, İstanbul, Nart Yayınları, 1993, s.54

Kafkasya Çocuklarını Çağırıyor/Sefer E. Berzeg

Bu yazı “Kafkasya Gerçeği” dergisi’nin Ekim 1991 tarihli 6. sayısında yayımlanmıştır.

“Kafkasya Gerçeği” dergisi’nin sayılarına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

http://cerkesarastirmalari.org/kitaplik/kafkasya-gercegi-sayi-12-nisan-1993/

Sovyetler Birliği’ndeki sistemin çöküşü, ekonomik ve etnik birçok sorunla birlikte, biz Kafkas sürgünlerinin çocuklarına üç nesilden beri umutla beklediğimiz, birçoklarımıza uğruna öldüğü bir fırsatı da birlikte getiriyor. İnsanlarımız, atalarımızın kavuşabilmek için canlarını verdikleri ata topraklarına barışçı yollardan geri dönme olanağını kazanıyorlar. Üstelik, yüz yıldan fazla bir süredir dünyanın dört bucağında yokolup giden göçmenlerimiz kadar, kendi vatanlarında küçük azınlıklar haline getirilmiş olan Kafkasya’daki soydaşlanmızın da bu dönüşe ve sürgündeki soydaşlarıyla buluşup bütünleşmeye ihtiyaçları var.

Sürgünlerle boşaltılıp kolonize edilen eski geniş Çerkes ülkesinin ortasında küçük bir ada halinde kalan Adıgey Özerk Yöresi’nde yaşayan kardeşlerimiz bugünlerde egemen bir cumhuriyet haline geldiler. Fakat yüz yıldır süren savaş ve sürgünlerin bir sonucu olarak kendi başkentlerinde bile çoğunluğu oluşturamıyorlar. Bu durum ülkelerinin bir “Çerkes toprağı ” olmasını engelleyemese de onlar için esaslı bir dezavantaj oluşturuyor. Ve düşününüz ki bugün Anadolu ‘da sadece Samsun ve Çorum illerinde bile Adıgey Cumhuriyeti’ nde bulunandan daha fazla Adıgey kökenli yurttaşımız yaşıyor.

Karadeniz kıyılarında, büyük Çerkes sürgününden nasılsa kurtulabilmiş olan küçük Şapsığ topluluğu, orada hiç değilse ulusal bir yöre oluşturmak ve sonra da diğer kardeşleriyle birleşebilmek için takdire değer bir mücadele veriyor. Sayıları onbeş bini geçmiyor bu kardeşlerimizin. Düşününüz ki Anadolu’ da, Samsun’un Çarşamba -Terme yöresinde yaşayan Adige’ lerden sadece Şapsığ kökenli olanlar nile sayıca onlardan daha çoktur.

Abhazya Cumhuriyeti’ ne musallat olan Gürcü şovenizmi, cumhuriyete adını veren ama kendi ülkesinde azınlıkla bırakılmış olan Abhaz kardeşlerimizi bütünüyle dünyadan silmeye uğraşıyor. Yörede yaşayan tüm Abhaz’ ların sayısı yüzbinden çok fazla değil. Buna karşılık Anadolu’ da yaşayan Abhaz yurttaşlarımızın sayısı bunun birkaç katıdır. Gürcü şovenizmi bununla da kalmıyor, Rus istilasına kadar tek bir Gürcü’nün ayak basmadığı Güney Osetya’ nın, hatta Soçi yöresindeki Çerkes (Vubıh) toprakIarında Gürcü’ lere ait bulunduğnu iddiaya kalkıyor. Bilindiği gibi Çarlık Rusyasına karşı Kafkasya’ nın bağımsızlığı için en inatçı savaşları yürütmüş olan Vubıh’ ların torunları da bugün bütünüyle Türkiye’ mizde yaşıyorlar.

Tüm bu durumların nedeni, Çerkes topraklarının yüz yıldan fazla süren savaş ve sürgünler sonucunda sahipleri olan Çerkes halk larından ” temizlenmiş ” oluşudur. Ancak bu noktada tarihi bir gerçek daha ortaya çıkıyor. O topraklar, bazılarının sandığı gibi ” sahipsiz ” değildir. Kafkasya dışında büyük çoğunluğu Türkiye’mizde ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmak üzere bu topraklardan asla vazgeçmemiş, kökleri, duyguları ve akrabalık bağlarıyla o topraklara bağlı önemli bir Çerkes kitlesi yaşıyor.

Düşmanlarının yüz yıllık yoğun propagandalarına karşın yokedemedikleri bir gerçek daha var: Bu insanların babaları ve dedelerinden hiçbiri o cennet ülkelerini ” kendi istekleriyle” ve geri dönmemek üzere terketmemişlerdi. Zaten bu yüzdendir ki yüz yıldır Kafkas sınırlarında oluşan her savaşta onların onbinlercesi, Kafkasya’ dan getirdikleri silahları ellerinde olarak oraya ulaşmak isterken can verdiler.

Bizler bir dünya cenneti olan Kafkasya topraklarının değerini herkesten iyi biliyoruz. Çünkü o topraklar bizim yurdumuzdur!

Ve bugün yurdumuzda bulunan Adigey, Abhaz, Oset, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Çeçen-İnguş ve Dağıstan cumhuriyetlerinin parlamentoları, daha önce sürgünler ve çeşitli politik nedenlerle yurtlarını terketmek zorunda kalmış olan insanlarımızın ve onların çocuklarının yurtlarına dönebileceklerini belirten resmi kararlar alıyorlar. Bu, zalim Çarlar ve onların izleyicileri tarafından yurtlarından sürülen ve oraya dönebilmek için sayısız cephede kılıcı elinde can veren atalarımızın düşlerinde görmeyi bile umut edemedikleri tarihi bir gelişmedir.

İnsanlık ve tarihi gerçekler bugün bizden yanadır.

Kafkasya bizleri çağırıyor.

Zaman gelmiştir!

Sizler! Yüz yıldır Uzunyayla bozkırında, Samsun’un, Sinop’un, Tokat yada Maraş’ın bazıları bir mezarlıktan ibaret kalmış küçük göçmen köylerinde, bire beş vermeyen küçük tarlalarının başında ömür tüketen kardeşlerimiz! Vaktiyle dedelerimizin temiz ve vefalı kanlarıyla suladığı verimli Kafkas ovalarının bugün sizlere olan özlemi, belki sizin ona duyduğunuz özlemden daha güçlüdür. Orada sizi ve dilinizi anlayacak insanlar, soydaşlarınız, akrabalarınız sizleri bekliyorlar. Bugünlerde Adıgey’de ve Abhazya’ da ev yaptıran insanlarımız, bir ev de “sürgünden geri dönecek kardeşleri için ” yaptırıyorlar. Sanki daha dün oradan ayrılmışsınız gibi içtenlikle kollarını açmış sizleri bekliyorlar.

Artık yurdunuza dönün!

Sizler, Suriye’ de yaşayan kardeşlerimiz! Yurdunuzu kaybettiğiniz günlerden beri Goan Tepeleri’nde, Dürzi dağlarında ve Filistin çöllerinde kimler için ölmediniz? Bugün elinizde kalan nedir? Bu ülkenin bu güne kadar sizlere veremediği mutluluğu. bundan sonra çocuklarınıza vereceğine inanabiliyor musunuz? Sizler hiç değilse ulusal kişiliğinizi ve onurunuzu koruyarak bugünlere gelebildiniz. Çocuklarınızın bu şansı da olmayacak. Yurdunuza dönün!

İsrail’ deki iki köyde yaşayan kardeşlerimiz! Bugün belki fazla bir sorununuz yok. Hatta diğer Arap ülkelerindeki kardeşlerinize karşı bir propaganda olarak sizlere sera bitkileri gibi özel bir özen bile gösteriliyor. Ama bu nereye kadar böyle gidebilir. Bir düşmanlık dünyasının ortasında yaşayan bu küçük ülkede, başka bir gezegenden gelmişcesine ne zamana kadar yaşayabilirsiniz? Tüm geçmişiniz ve akrabalarınız gibi geleceğiniz de, yüz yıldır sizlere özlem duyan aga topraklarınızdadır. Dünya’nın dört bucağından akarak, ikibin yıl önce terkettikleri Filistin topraklarında toplanan ve yeniden bir millet olan Yahudileri örnek alın. Yurdunuza dönün!

Ürdün’lü Çerkes’ler! Amman’da, Süveyleh’de, Zarka’da gördüğüm Adıge ve Çeçen kardeşlerimiz! Oradaki, tenleri Arap göklerinin güneşi ve rüzgarıyla kararmaya başlamış, ama gözleri hala Kafkas göklerinin ve ormanlarının rengini taşıyan çocuklarımızı, Nart’ ları, Anzor’ları, Dinemyis’ leri alın ve götürün yurtlarına. Oralarda onlar için bir gelecek yoktur. Kafkasya’ da her şeye karşın ” bu toprak benim yurdumdur” diyebilecek ve yeni bir güç kazanacaksınız. Yüz yıldır çocuklarını bekleyen ıssız Kafkas toprakları da sizlerle güçlenecektir. Yurdunuza dönün!

Sen! Çatırdamaya ve parçalanmaya başlamış Yugoslavya’ da, bir yığın yabancı kültür’ün ve kendisini ilgilendirmeyen kavgaların arasında kalmış olan Adige delikanlısı! Sen orada neyi bekliyorsun? Zalim Çarların yakıp yağmaladığı Kafkasya’dan oraya sığınan atalarına bir üvey anne bile olmayan o topraklar, bu saatden sonra sana ve çocuklarına ne verebilir? Sömürgecilerin yıllar boyu sana kapattığı ata yurdunun kapıları bugün açılmıştır. Açılmasa da zorla onları. Atalarını yokeden acımasız savaşlardan ve sürgünlerden neyin kaldıysa topla. Toparlan ve yurduna dön! Bugün onun sana olan ihtiyacından çok, senin ve çocuklarının gerçek bir yurda ihtiyacı var.

Son otuz yıldır Almanya, Avusturya. Hollanda ve benzeri ülkelerin fabrikalarında, madenlerinde ekmek parası için ter döken, yada iş bulamayıp o ülkelerin “işsizlik sadakası” ile geçinmeye çalışan kardeşlerimiz. Sizler de binlerce kişisiniz. Beki farkında değilsiniz ama yalnız bulunduğunuz o ülkelerde değil, pasaportunu taşıdığınız ve çıkıp geldiğiniz ülkelerde de birer “yabancı”sınız. Bu köksüz yaşamınız ne zamana kadar sürecek. Daha da önemlisi, bunca değişik kültür arasında ne olduğunu şaşıran çocuklarınızın geleceği nasıl olacak. Beklemenin artık anlamı yok. Onları alın ve ata yurtlarıma götürün.

Ve nihayet sizler, Anadolu’ dan Mısır’a, Balkanlar’dan Avrupa ve Amerika ülkelerine kadar, yaşayıp ölduğumuz tüm yabancı topraklarda bıraktığımız sahipsiz göçmen mezarlarında yalan atalarımız! Bizleri en iyi sizler anlarsınız. Uğruna yaşayıp öldüğünüz ve bizlere bıraktığınız o vazgeçilmez rüyayı. Kafkasya’ya geri dönme ve arada bütünleşme gayenizi gerçekleştirmeye çalışan torunlarınızı, sizleri yabancı topraklarda bırakıp gittikleri için kınamayacağınızı çok iyi biliyorum. Çünkü sizler bizden de iyi biliyorsunuz ki orada, Karadeniz’in doğu kıyılarında uzanan öz topraklarımızda da ortak atalarımızın taşı bile kalmamış milyonlarca, milyonlarca mezarları var. Zaten o mezarlar değilmidir ki, yüz yıldan beri hepimizin içinde birer fener gibi yanıp sönüyor, bizleri geri dönmeye ve o toprakları sahiplenmeye çağırıyorlar.

Sizler, bizler ve tüm kardeşlerimiz ancak o topraklarda bir araya gelebiliriz.

Kafkasya bizim ata yurdumuz, bin yılların ötesine uzanan ortak geçmişimiz ve tek geleceğimizdir. Bugünkü durumda insanlarımızın onun dışında bir geleceği olmayacağı da ortadadır.

DÇB ve KAF-FED Neyi Amaçlıyorlar? – Yalçın Karadaş

Bu yazı Jineps Gazetesi’nin 2008 yılı Ocak sayısında yayınlanmıştır.Yazı Yalçın Karadaş’ın “Çerkes Kimliği ve Türkiye’nin Sorunları” kitabından alınmıştır. DÇB ve KAFFED ilişkisi son günlerde Çerkeslerin gündemine oturduğu ve yazıyı internette bulamadığım için paylaşma gereği duydum.

Gerçek tek, algılamalar ise hemen her zaman farklıdır.

Uzun bir süredir KAF-FED yayın organı Nart dergisinde ve bu kurum taraftarlarının sanal ortamlarda işledikleri fikirler, artık neredeyse tamamıyla “güvensizliğin göstergeleri”dir.
Uzun soluklu ve örgütlü mücadeleden uzaklaşıp, “güce boyun eğme” politikasının apaçık göstergesi olan bir takım fikirlerin, toplumun geleceği için kafa yoran kurumlar tarafından kabullenilmesinin emareleri olan “pasifist tezler” sessiz kalınamayacak kadar tehlikeli noktalara gelmiştir.
Güce sessiz ve eleştirisiz kalarak, “güçten yararlanılabileceği” yanılsaması yükseltilmektedir.
RF ve TC devletleri demokratik hukuk devleti normlarının çok uzağında olmalarına karşın, özellikle RF’nun Sovyet döneminin mirası olan ve hemen kaldırılması durumunda ülkeye büyük zararlar verebileceği bilindiği için, hemen ortadan kaldırıl(a)mayan, yavaş yavaş tırtıklanan Rus olmayan halklara tanınmış hakların, sanki Putin’in iyi niyeti ve ülkenin demokrat olduğunun göstergeleriymiş gibi sunulması ve bu sunumu Çerkes aydını namlı şahısların yapması düşündürücüdür.
Bizzat burjuva Rus aydınları tarafından kıyasıya ve ölüm pahasına eleştirilen anti demokratik yönetim tarzlarının, yok oluşa itilmiş halkların aydınları tarafından “temize çıkartılma girişimleri utanç verici noktaları çoktan aşmıştır. Yakıcı gerçeğe rağmen suçlu “demokratik örnek devlet” şakşakçılığı ile eleştirilmemekte, eleștirenlere “savaş kışkırtıcılığı yapmayın!” ve “hariçten gazel okumayın!” önerilerinde bulunulmakta ancak, savaş kışkırtıcısı olmayan, barışçıl, son derece masum eleştiriler bile DÇB ve KAF-FED çevresince her ne hikmetse gündeme bile alınmamaktadır.
1997 yılmda UNPO’ya Çerkes sürgünü ve soykırımı hakkında başvuru yapan bu kurumlar bugün, “geçmiş geçmişte kalsın” söylemiyle neredeyse 19. yy. işgal ve soykırımının suçunu Çerkesler’e atacak kadar “işbirlikçi bir devlet kurumu” haline getirilmiştir. Son dönemlerde yazılarıyla bu pasifistler kervanına katıldığı anlaşılan Kurmel ile bu görüşleri körü körüne destekleyen bazı kalem erbabını okuduğumuzda çıkan sonuç tam da budur.
Saptırma ve güce yaslanma o dereceye gelmiştir ki, neredeyse koca bir halkın geleceği RF ve TC işbirlikçileri eliyle ipotek altına alınacaktır. Böyle giderse, bu işbirlikçiler sayesinde RF soykırım suçundan tereyağından kıl çekercesine kurtulmanın eşiğine gelecektir. TC’de yaşayan Çerkes nüfusu da Konda araştırmasındaki 125 bin rakamıyla sabitlenecek ve yarın en ufak bir hak ve hukuk talebimiz olamayacaktır.
Bu gidişe dur demek her Çerkes aydınının görevidir.
TC ve RF’nun demokratikleşmesi Çerkesler için yaşamsal önemdedir.
Bu pasifist ve işbirlikçi, güce yaltaklanan tezlerle umutlar sınırlanıyor, hatta köreltiliyor.
Mücadele etmek yerine “tek taraflı ödün” ve “tek taraflı uzlaşı”, “toplumsal barış” ve gerçeklere katkı sağlayamaz.
Neredeyse “sürgün ve soykınm olmamıştır”a gelecek bu yeni tezlerin Ruslar tarafından değil, bizim aydınlarımız tarafından ortaya serilmesi korkutucu bir durumdur.
DÇB ve KAF-FED’in kuruluş amaçları bu mudur?
Bu apaçık “köleleşme”dir. Kendi öz kardeşlerini sürekli “ötekileştirme”, doğu ve batı Kafkasya halklarını birbirinden uzak tutma politikaları, yakın zamanda karşıtı, yani doğu Kafkasya aydınları tarafından zıt savunma politikalarıyla karşılandığında durum ne hale gelecek, düşünmek bile istemediğimiz bir kabus olmuştur.
Kardeşleri sürekli “ötekileştirme”, hem de kendine sosyalist diyen bazı yazarlar sayesinde aynı halkın kabileleri arasında bile yayılan bir bulaşıcı hastalık haline dönüşmektedir.
Yalnızlaşalım, tüm Kafkas halkları yalnız başına olsun.
Neye karşılık?
Neden?
Birlikte olmak neden zararlı; neden kötü, neden imkânsız?
Bu politikalar sadece ve sadece TC ve RF’nun asimilasyoncu, anti demokratik politikalarının elini güçlendirecektir.
Dağılma değil, “birlik”tir güç olan. Aradığımız eğer güç ve adalet ise “birlikte” hareket etmek dışında seçenek mi vardır?
“Ilımlı” değil, “kullanışlı” bir toplum yaratma yolunda atılan adımlar artık halkımızı ezmektedir ve kabul edilemez.
Talepkâr ve mücadeleci olmadan, “kullanılarak ve tek taraflı tavizlerle” ulusal-demokratik hakları elde etmek söz konusu olmayıp, bu “kimliksizleşme” ve “yok oluşu artık kabullenmek” demektir.
Kültür denen şeyin de yok olan halkla birlikte yok olacağını hatırlatmaya bilmem gerek var mıdır?

Dil-Kültür, Dil-Toprak İlişkisi ve Cemil Meriç

Dil, insanların, duygularını, düşüncelerini bildirmek için sözcükler ya da işaretler aracılığıyla yaptıkları anlaşma, öteki kişilerle iletişimi sağlayan ortam. Dilin tanımı bu şekilde. İletişimi sağlayan ortam yerine iletişimi sağlayan bir araç dersek daha doğru olur. Tanımı düzeltip baştan yazarsak dilin tanımı şu şekilde olur: Dil, insanların, duygularını ve düşüncelerini bildirmek için sözcükler ya da işaretler aracılığıyla yaptıkları anlaşma, öteki kişilerle iletişimi sağlayan bir araçtır.
Dil insanların duygu ve düşüncelerini taşımasının yanında diğer görevi kültürü taşımasıdır. Dilin en büyük görevi de budur. Kahramanmaraş Kafkas Kültür Derneği’nin Adige (Çerkes) Dil günü programı için hazırladığı afişte bulunan “anadilini öğren kültürüne sahip çık” sözü dil-kültür ilişkisini gayet net vurgulamaktadır. Afişte yaşlı bir elin, genç bir ele dil ve kültür yazılı bir kitap vermesi hem sözü hem de dil-kültür ilişkisi vurgusunu desteklemektedir.
Dil ve kültürün çıkış noktaları aynıdır. Geçmişten geleceğe yol alırlar. Sadece dil zaman içinde daha üst bir rol üstlenerek kültürü taşıma görevini üstlenmiştir. Dil ve kültür arasındaki ilişki benzin ve otomobil arasındaki ilişkiye benzemektedir. Dil kültürü taşısa bile dil olmadan kültür, kültür olmadan dil ilerleyemez. Benzin ve otomobil ilişkisine benzetme nedenim şudur: Benzin olmadan otomobil ilerleyemez. Otomobil olmadan da benzini kullanacak yer bulamayız. Dil-kültür ilişkisini iktisadi bağlamda açıklamak istersek dil ve kültür tamamlayıcı kavramlardır.
-İktisatta tamamlayıcı mallar otomobil-benzin, telefon-şarj aleti gibi mallardır. Tamamlayıcı malların birlikte kullanımı zorunludur ama kullanılması isteğe bağlı mallarda olabilir. Birbirinden ayrı düşünülmeyecek mallara tam tamamlayıcı mallar denir.Aslında dil ve kültür tam tamamlayıcı kavramlardır.-
Cemil Meriç’in dil ile ilgili düşünceleri de dilin önemli özellik ve görevlerine de temas etmektedir. Örnek verecek olursak; “Dil bir milletin hafızasıdır. Eğer bir toplum dilini kaybederse hafızasını kaybeder, bugünü düne bağlayan köprüler dinamitlenir.” Cemil Meriç’in burada bahsetmek istediği köprü kültürdür. Dilin araç olma dışında koruyucu görevinin de olduğu bu söz ile anlaşılmaktadır
“Yapılması gereken: lafızları sağlam mefhumlara bağlamak, dilin mazbut bir kamusunu vücuda getirmektir. Başka bir deyişle olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıstılahlar yaratmaktır.” Cemil Meriç bu sözünde “… dilin mazbut bir kamusunu vücuda getirmektir” diyerek sözlük oluşturmanın önemini ortaya koymuştur. Dilin gelişmesi ve kaybolmasını engellemenin tek yolu dili gelecek nesillere aktarmaktır. Dili gelecek nesillere aktarmanın da tek yolu sözlük ve dil bilgisi kitapları oluşturmaktır. Cemil Meriç “başka bir deyişle olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıstılahlar yaratmaktır” diyerek dili korumanın diğer bir yolunu anlatmaktadır. Ama olanı korumak ve yeni terimler yaratarak gelecek nesillere aktarmak sözlük oluşturmak ile mümkündür. Sonuçta ne demişler “söz uçar yazı kalır”. Cemil Meriç yeni terimler yaratmak düşüncesini başka bir sözünde daha net açıklamaktadır.
“Batı dillerinden alınacak yeni mefhumlara gelince, bunlar ya beşeridirler, o zaman yeni olamazlar ve mutlaka dilimizde karşılıkları vardır; ya Batı tarihine bağlı mefhumlardır: sosyalizm, anarşizm, demokrasi gibi… tercüme edilemezler, aynen alacağız; ya bir icadın yani bir fethin beratıdırlar, onları olduğu gibi almışız ve ya Türkçeleştirmişiz, kim ne diyebilir?”
Cemil Meriç Batı dillerinde olan kelimelerin zaten tercüme edilebileceğini, tercüme edilemeyenlerinde olduğu gibi alınmasını şayet bir icad ve fetih sonrası kazanılmışsa onların da zaten Türkçeleşmiş olduğunu savunmaktadır. Cemil Meriç’e göre yeni kavramların karşılıkları zaman içinde bulunacaktır.
Cemil Meriç “Aydın olmak herkesin hakkıdır. Ancak bu da birçok şartlara bağlıdır. Önce kendi dilini, tarihini bilmek, sonra bu çerçeve içinde kendi dilini ve tarihini öğrendikten sonra, bütün tarihi, bütün düşünceleri öğrenmek, bunun dışında birkaç yabancı dili mükemmel bir şekilde öğrenmek…” dedikten sonra başka bir yerde “… yeter ki [aydın] ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları adilerinden ayırsın” demektedir.
Cemil Meriç bu sözünde aydın olmanın temel koşulunun dil bilmek olduğunu ortaya koymaktadır. Yazının üst kısımlarında dilin kültürü taşıdığından bahsetmiştim. Buradan anlaşılacağı üzere dil tarihin seyri içinde aydın’ın oluşumunda rol oynamıştır. Bu olayı dilin görevi olarak açıklamak yerine dilin üst bir rol üstlenerek kültürün yanında tarihte önemli yeri olan ve tarihsel olaylara şahitlik eden aydını taşıdığı için düşündüğümüzden daha büyük bir gücü olduğu varsayımıyla açıklayabiliriz. Dil her yerdedir.
Hallac-ı Mansur “gerçek olan, var olan birdir. Çokluk bir görüştür. Bir’in değişik nitelikte ve biçimde yansımasıdır. Bu bir de Tanrı’dır. Ancak, evren ve insan bu birin dışında değil, içindedir, onunla özdeştir” düşüncesinden dolayı Enel Hak(Allah Benim) demiştir. Bizde yukarıda yazdığım fikirlerden ve dilin her yerde olmasından yola çıkarak “gerçek olan, var olan birdir. Çokluk bir görüştür. Bir’in değişik nitelikte ve biçimde yansımasıdır. Bu bir de dildir. Ancak, evren ve insan bu birin dışında değil, içindedir, onunla özdeştir” diyerek dil benim diyebiliriz.
Dil-kültür ilişkisinden sonra dil-toprak ilişkisi de önem arz etmektedir. Dil-toprak ilişkisini incelemek istiyorsak bakacağımız ilk yer Kafkasya olmalıdır. Kafkasya’yı incelemeye katmadan dil-toprak ilişkisinin incelenebileceğini düşünmüyorum.
“Kafkasya antropologlara göre dünyanın etnik ve linguistik çeşitliliği en fazla olan bölgesidir. “Diller Ülkesi” diye tanımlanan Kafkasya’da 50’den fazla dil, 100’e yakın lehçe konuşulmaktadır. Çerkeslerce Kafkasya’nın çok dilli ve çok lehçeli bir bölge olması ironik bir dille anlatılır:
Tha(Tanrı), yeryüzündeki halkları yarattıktan sonra, aralarında iletişim kurabilmeleri için dilleri de yaratır ve dağıtması için bir torbaya doldurup bir meleği görevlendirir. Melek- ki adı Cebrail, yani Gabriel’dir- değişik dillerle dolu torbayı alıp havalanır. Ne var ki torba ağır olduğundan, Kafkasya üstünden geçerken (ya da uçarken) torba, Kafkas Dağları’nın doruklarına takılıp delinince diller dökülmeye başlar. Cebrail hemen toparlanıp deliği kapatır. Torbanın içinde kalan dilleri ise öteki ülkelere dağıtıp döner. Bu nedenle dillerin büyük bir bölümü Kafkasya’da kalmış olur. Derler ki Kafkasya’daki dil zenginliğinin nedeni işte bu olaydır.”
Halkların dillere bölünmesi Tevrat’ta ise şu şekilde anlatılmaktadır;
“ Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar. ”Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.” Babil İbranice de kargaşa anlamına gelmektedir.
Dil çeşitliliğinin Kafkasya’da fazla olması yaşayan halkların kültürleri ve yaşam tarzlarıdır. Kafkas halkları 1864 yılında yaşadıkları sürgüne kadar barış içinde yaşamışlardır. Toprak fethetme hakim halk olma gibi bir gayrete hiçbir halk girişmemiştir. Halkların birlikteliği dillerin bu ortamda gelişmesine yol açmıştır. Doğal seyir içinde diller birbirlerinden etkilenmişlerdir. Ve her dil konuşanı olduğu müddetçe hayatta kalmıştır. Üst tarafta “Dillerin Kafkasya da fazla olması yaşayan hakların kültürleri ve yaşam tarzlarıdır” demiştim. Kafkas halklarının kültürlerinin temeli hoşgörüdür ve bu hoşgörü Kafkasya’da dil çeşitliliğinin korunmasına neden olmuştur. Burdan da anlaşılacağı üzere kültür dili korumaktadır. Kültür dil-toprak ilişkisi incelediğinde üst bir rol almıştır. Yazının üst kısımlarında Cemil Meriç’in sözü üstünden dilin araç olma dışında koruyucu görevinin olduğunu yazmıştım. Dil-kültür ilişkisini incelerken dil kültürü korurken, dil-toprak ilişkisini incelerken kültür dili korumaktadır. İncelediğimiz ilişkiye göre dil ve kültürün üstlendikleri rol değişmektedir. “Üst rol üstlenmektedir” deyince katı sınırları olan bir üst-alt ilişkisi düşünülmesin. Anlatılmak istenen ilişkiye göre kültür ve dilin birbirini yönlendirebildiği doğal sınırları olan bir üst-alt ilişkisidir. Dil ve kültür üst-alt ilişkisi boyunca birbirlerini bastırmaya çalışmaz koruyucu görevleriyle birlikte gelişirler. Sonuç olarak dil, kültür ve toprak ile yakından ilişkilidir. Kafkasya’daki dil çeşitliliğinin nedeninin kültür olduğundan bahsetmiştim. Kafkasyayı’da dil-toprak ilişkisine örnek göstermiştim. Her ne kadar dil-toprak ve dil- kültür ilişkisini ayrıca ele almış olsam bile sonuca bakarak dil-kültür-toprak ilişkisinin olduğunu; dil, kültür ve toprağın birbirini beslediğini ve dilin her yerde olduğunu daha net anlamaktayız.

Kaynakça:

http://cemilmeric.blogcu.com/cemil-meric-in-dil-ve-edebiyat-uzerine-dusunceleri/2043953
http://sufizmveinsan.com/aksam/hallac.html
https://4kutsalkitap.wordpress.com/2012/11/21/tevrat-bolum-1-11-babil-kulesi/
Öner Çetin, Şu Bizim Çerkesler, Can Yayınları, 2014